Risalet ve Nübüvvet nedir? 1. Bölüm
->
Din, evrensel ilâhi düzende insan için yürürlükte olan yasalardır. Biz insanlara Sünnetullah kapsamında bildirilen düzendir din, ki nebi tarafından insanın yükümlülükleri olarak açıklanmıştır. Neden muhatap insandır ve insanın yükümlülüğüdür? Çünkü İnsan, yeryüzünde Allah‘ı sıfat ve mânâlarıyla idrak edebilecek ve bu idrakine yakışır şekilde yaşayıp, Allah‘a layıkıyla kulluk edecek bir donanımla yaratılmıştır. Kur’ân‘da bu özelliği şöyle vurgulanır: * Biz insanı en güzel biçimde (ahsen-i takvim üzere) yarattık. (95/4) İşte bu özelliklerinden dolayı emanete varis kılınmıştır, ki O emanet Allah‘ı sıfat ve mânâlarıyla idrak edip, layıkıyla kulluk edebilecek potansiyeldir ve dolayısıyla hilafettir. Ahzap sûresi 72. ayette insana verilen bu ulvî emanet * Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zalim ve çok cahildir.(33/72) buyrulur. Ayetin sonunda insan için “O gerçekten çok zalim ve çok cahildir” buyrulması ise, insanın bu potansiyele uygun yaşamayarak, özüne, aslına, hakikatine zulmetmiş olacağını anlatmak içindir.
Yani, ilâhi uyarıyı, rasul ve nebileri dikkate almayarak, kendini tanımak için çaba göstermemesinden ötürü hakikatine cahil kalıp, aslına, Öz Ben‘ine, kendine zalim olması olarak tanımlanabilir. Yakışan bir örnek olmayacak belki ama, anlatabilmek için başka bir örnek aklıma gelmiyor şu anda…
Diyelim ki sizin bir çiftliğiniz var ve bu çiftlikte ördekleriniz ve bir de atınız var. Bu at doğduğundan itibaren hiç koşturulmamış, insan ve yük taşımamış. Bildiği, gördüğü sadece suda yüzen ördekler. Sanıyor ki yaşam suda yüzmekten ibaret.. Bu sebeple bütün gün ördek gibi suya giriyor, yüzmeye çalışıyor ve ördek gibi davranıyor. Siz onun gerçekte ne amaçla yaratıldığını bilseniz, bu haline şaşarsınız. Çünkü at güçlü bir hayvandır, uzun mesafeleri çok hızlı koşabilir, insan veya yük taşıyabilir. Bunları yapmadığında kendi özelliklerine uygun davranmamış olur. Bu da ona bağışlanan güçlerin israfıdır ve bu açıdan kendine ve yaradılış gayesine zulmetmiş olur. Kaldı ki sadece suda yüzen bir at, gerçekten mutlu ve huzurlu da değildir. Çünkü ancak tüm özelliklerini tam kapasite kullandığında mutlu ve huzurlu olabilir. İşte bu açıdan da kendine zulmetmiştir. Siz ona uzaktan bakarak bunu görebilirsiniz, ama o diğer atların neler yapabildiğini bilmediği ve görmediği için yada kendisine hakikatinden haber verilmediği ve öğretilmediği için, kendindeki özelliklerin farkına varamamıştır. Bu sebeple kendine zulmettiğinin de farkında değildir. Eğer siz gidip ona başka atların neler yaptığını gösterip, koşmasını, insan ve yük taşımasını telkin ederseniz veya bizzat uygulaması için yardımcı olursanız, siz onun için bir uyarıcısınız demektir. Hakikatimizden haber veren ilâhi uyarıyı ve uyarcıları bu şekilde de anlayabiliriz.
Evrende yürüyen düzen, Allah sıfat ve mânâlarının kuvveden fiile çıkması olarak kurgulanmıştır. Yani algılanan ve henüz algılanmayan her ne varsa, O Tek‘e aittir ve O Tek‘i anlatır, anlayabilene… Rasûller (Allah Elçileri) vahiy ile bize Allah‘ı sıfat ve mânâlarıyla açıklayıp, O‘nun tekliğini (tevhid) bildirir. Bu gerçekler doğrultusunda yürüyen bir düzen olduğunu haber verip, insanları bu düzenle ilgili hükümler ve detaylar konusunda uyarır. Din ise, insanların bu gerçeği idrak etmesi ve idrak ettiğiyle uyumlu yaşamasına dönük yöntemler bütünüdür. Hem hilafetlerini fark etmek açısından kolaylaştırıcı yöntemlerdir, hem de bir sonraki boyut ve aşamada üzülmeyecek sonuçlar alınması konusunda yapılması gerekenlerdir. Bu açıdan din, Allah’ın insanlara merhametidir. Ancak yürüyen düzenle ilgili bu uyarı ve bilgilendirme de aşama aşamadır. Yürürlükteki sistem insanlara bir anda açıklanmış olsaydı, potansiyellerindeki tüm kapasiteyi ortaya koyup buna uyamazlardı. Bu açıdan belli bir tekâmül göstermeleri gerekirdi. İşte bu noktada nebilikten söz etmek gerekiyor, çünkü bu görev nebilik görevi alan elçilerindir. Bu açıdan her rasûle verilmeyen bazı yetkiler nebilik sıfatını alan rasûllere verilmiştir. Bir cümle şunu da belirtelim: Her nebi aynı zamanda rasûldür. Çünkü rasullük, yani elçilik Allah‘tan aldığı vahyi açıklama açısından ana sıfatıdır tümünün. Bu sebeple rasûle iman esastır. Neyse, tekrar konuya dönelim. Nebi rasûllerdeki bu ekstra yetkiyi şöyle açıklayabiliriz:
Evrende insan için yürürlükte olan ilâhi düzene, kendinde bulunan potansiyeli tam olarak açığa çıkaramadığı için gereği gibi uyum sağlayamayan insan (ki yaratılış potansiyelinden ötürü insan, muhatap ve bu sisteme uyumlu yaşamakla yükümlüdür), bunun sonuçlarını otomatik olarak hoş olmayan bir şekilde yaşayacaktır. Fakat insanoğlu Allah‘ın rahmet ve merhametine nail olup, evrensel düzene uymamanın bir sonucu olan gazaba uğramaktan nebi olan rasûller vesilesiyle korunmuştur. Bu sebeple insanlar aşama aşama tekâmül ettirilerek, kendi hakikatiyle ve yürüyen düzenle ilgili bilgilendirilmiş ve bu gerçeklerle uyumlu yaşaması sağlanmıştır. İşte bu sebeple nebi olan rasûller farklı ve tekâmül eden şeriatler (yöntemler) bildirmişlerdir.
* Andolsun, Nuh’u ve İbrahim’i elçi gönderdik, nübüvveti ve kitabı bunların zürriyetleri arasına koyduk. Onlardan yola gelen de vardı, ama onlardan çoğu yoldan çıkmışlardı. (57/26)
Fakat Hz. Muhammed aleyhisselâm‘ın nübüvvetine dek gelen nebi elçiler, yürürlükteki düzeni tam anlamıyla açıklayamamışlardır, çünkü *”Doğrusu Allah katında din, İslâm’dır..” (3/19) ve insanlık bunu tam mânâsıyla ortaya koyacak kapasiteye henüz ulaşmamıştır. Peki Hz. Muhammed aleyhisselâm‘ın ümmetine gelene dek, önceki ümmetler ilâhi evrensel düzene gereği gibi uymamanın bir sonucu olan gazaba uğramaktan nasıl kurtulmuşlardır? Tabii ki önceki nebi elçiler (rasûller) vesilesiyle… Çünkü yeterli olgunluğa erişememelerinden dolayı yürüyen düzene uyamamanın bir sonucu olarak gazaba uğrasalardı bu, Allah‘ın merhametinden mahrum kalmak anlamına gelirdi, ki O‘nun rahmeti ve merhameti sonsuz ve kesintisiz olduğundan, böyle bir şey mümkün değildir. Çünkü bir hadis-i kutsîye göre Cenab-ı Allah “Rahmetim gazabımı geçti.” buyurmuştur. Eğer insanlar uyarılmadıkları halde yürüyen düzenle tam uyumlu yaşamamalarından dolayı Allah‘ın gazabına uğrasalardı (ki uyumlu yaşamadıklarından ötürü helak olabilirlerdi bu düzen içinde) o vakit “rahmetim gazabımı geçti” hükmünün anlamı olmazdı. İşte nebilik sıfatını alan elçilere verilen yetkiler bununla ilgilidir. Yani, Allah‘ın çok merhametli ve bağışlayıcı olmasından ötürüdür. Her nebi elçi, ümmetinin kapasitesi ölçüsünde yapabileceklerini belirler (bunu nübüvvet görevi esnasında ümmetinde müşahede ettikleriyle belirler) ve yasa ve yöntemleri buna göre açıklar kendine inananlara.. Bu şekilde her nebi elçi yaptığı uyarıya uyan ümmetinin kurtuluşuna vesile kılınmıştır. Bu sebeple Ahzap sûresinde buyrulur ki: * Gerçekten Allah ve melekleri nebiye salât ederler. Ey iman edenler! siz de O’na teslimiyetle salât ve selâm edin. (33/56).. Ayette salât ederler denilmesi, izzet ve ikramda bulunurlar anlamındadır. Yani, “Allah ve melekleri nebiye izzet ve ikramda bulunurlar“. Peki bu nasıl bir izzet ve ikrâmdır? O nebinin, ümmetinin kapasitesi kadar açıkladığı yasalar çerçevesinde düzenlemeler yapılır ve ümmeti sadece bu kadarından mesul tutulur. Kabirde “nebin kim?” diye sorulması da bundandır. Çünkü buna göre hesaba çekilirsin. Orada her insanın şefaatçisi, inanıp uyduğu nebidir. Çünkü nebinin buna yetkisi vardır. Hattâ bu yetkisini önceden de kullanıp, ümmeti için yürüyen düzenin şekillendirilmesine vesile olmuştur. Düzenin şekillendirilmesini de Allah ve melekleri sağlar, nebiye salat ederek (izzet ve ikramda bulunarak).. İşte bu gerçeği anlamanıza örnek olabilecek bir ayet ve hadis: * Ey iman edenler! Açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek olan şeylerden sormayın. Eğer onları Kur’ân indirilirken sorarsanız size açıklanır. Halbuki Allah onlardan geçmiştir. Allah çok bağışlayan ve çok yumuşak davranandır. (5/101) Rasûlullah (s.a.v.) Ramazan gecelerinin ihyası (teravih namazı) hakkında: “Size farz kılınmasından korktuğum için bir daha çıkmadım” [Buhâri] buyurmuştur. Kısaca özetlersek. Her nebi ümmetinin kapasitesi doğrultusunda sistemde bir ayrıcalık ve özel korunma talep etmeye yetkili kılınmıştır. Yoksa İslâm‘ın açıklanışına dek geçen ümmetler, sisteme tam anlamıyla uyum sağlayamamaktan ötürü Allah‘ın gazabına uğrayıp helak olurlardı. Son ümmet olan bizlere ise, İslâm Din‘i açıklandığında ilâhi evrensel düzen tüm detayları ile bildirilmiştir. En mükemmel şekilde uyarıldığımız için de mazeretimiz yok ne yazık ki.. Ancak buna rağmen efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselâm her duasında “Ümmetim! Ümmetim!” diyerek bizim için şefaat yetkisi istediği için, bizler de O‘nun şefaatiyle affediliriz inşaallah! Allah O‘nu en kapsamlı şefaat yetkileriyle donatılacağı Makam-ı Mahmud‘a eriştirsin. Umarım anlatmak istediğimi anlatabilmişimdir.
Nebilik görevi almayan Rasûller ise, insanlara Allah‘ı, yarattığı düzeni ve kendi hakikatlerini vahiy ile bildirirler. Bunun yanında bir önceki nebinin (nübüvvet görevi alan rasûlün) açıkladığı kadarıyla ilâhi düzenden haber verip, onları uyarır. Nebilik görevi almayan rasûllerin yukarıda sözünü ettiğim gibi nebilik görevi alan rasûle verilen yetkileri yoktur. Bir nebi Allah‘a elçilik etmesi dolayısıyla, aynı zamanda rasûldür; ama her rasûl nebi değildir. Hz. Muhammed aleyhisselâm‘a dek sık sık rasûller gelmiştir, ama nebilik görevi alan rasûller daha uzun aralıklarla gelmiştir. Bu da insanlığın yürüyen düzenle uyumlu yaşamak konusunda gösterdiği tekâmülle paralel gerçekleşir.
* Gerçekten onlara, bilgiye göre açıkladığımız, inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olan bir Kitap getirdik. (7/52)
Ancak Hz. Muhammed aleyhisselâtu vesselâm‘ın nübüvveti ve risaleti diğerlerinden çok farklıdır. Çünkü O‘nun ümmmeti artık son ümmettir ve yürüyen düzeni tam kapasite uygulayabilecek tekâmüle erişmiştir. Bu sebeple Allah’ın Rasûlü ve Nebisi Hz. Muhammed aleyhisselâm yürürlükteki düzenle ilgili açıklamalarını da bu kapasiteye uygun olarak yapmıştır. Ki O din evrensel sistemin orijinalidir, kemâl halinde bildirilmiştir ve O İslâm‘dır. Cenab-ı Allah Maide sûresinde buna işaretle * Bu gün dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım. Ve din olarak size İslâm’ı seçtim. (5/3) buyurur. Bu sebeple uyarıcı olarak başka rasûl veya nebi rasûl gelmez. Ancak nübüvvet görevi almayan rasûller yeni yasa (yöntem/ şeriat) açıklamayacağı ve bir önceki nebi rasûlün açıkladığına davet ettiği için, risalet görevi vekaleten (resmi olmayan şekilde) velilerle devam edebilir. Yani insanlara Allah‘ı, tevhidi ve kendi hakikatlerini açıklayan ve bir önceki nebi olan elçinin yürüyen düzenle ilgili uyarılarını hatırlatan risalet görevi (elçilik görevi) resmen sona erse de, bu gibi ilâhi uyarıların tamamen sona erdiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü Allah‘ın rahmeti kesintisizdir. Hz. Muhammed aleyhisselâm‘dan sonra resmi bir risalet görevi olmaz, ancak bu görevi kulluğunun getirdiği vicdani sorumlulukla yapan Allah dostları (velileri) olabilir. İnsanları rasûllerin uyardığı biçimde uyararak, tabiri yerindeyse gayr-ı resmi olarak risalet (elçilik görevi) yapacak Allah Dostları daima olacaktır ve olmalıdır da… Bir Allah dostu’nun, Dostu‘na gönüllü elçilik etmesinde yadırganacak bir yan yoktur. Varis-i rasul kavramı da buradan gelir zaten. Bunu şöyle açıklayalım:
Gerçekte, nebilik görevi almamış rasûllerin ve nebi rasûllerin bu görevi almasındaki en önemli sebep, kaderleri gereği uyardıkları konular hakkında ilâhi bilgiye tam vakıf kılınmaları ve bu bildikleri doğrultusunda yaşayacak kapasiteyle donanmış olarak yaratılmalarından ileri gelir. Yaratılış gayeleri bu olduğu için, potansiyellerindeki özellikleri tam kapasiteyle ortaya koyabilecek kemalatla yaratılmışlardır. Onlar daha çok küçük yaşta, Allah‘ın lutfuyla nüzul yollu, vesilesiz bu gerçeklere vakıf kılınırlar. Hiç bir çaba harcamaksızın Allah‘ı özlerinde ve alemde farkedip, yürüyen düzeni en ince ayrıntısına kadar öğrenirler ve bu bilgileriyle yaşayacak kapasiteyle de yaratıldıkları için, bildiklerini de yaşarlar. Bu hal O zatların velayetinden kaynaklanır. Yani O zatların Allah‘a yakin oluşa farkındalığı ve Allah ile dostluğu daha çok erken yaşlarda başlar. Sonra Allah tarafından vahiy ile, yaşadığı bu gerçekleri insanlara açıklama görevi verilir kendisine.. Bu görevi yapmaması veya reddetmesi diye bir şey söz konusu değildir; görevi Allah indinden almıştır, bir anlamda resmidir. Bu sebeple risalet görevini insanlara açıklayarak onları uyarıp, Hak‘ka davet eder. Fakat “bu görevi reddetmesi ve yapmaması diye bir şey söz konusu değil” derken, ayrıca şunu da kasdettim: Zaten kulluğunun gereği olarak, böyle bir görev alamasa bile nefsinin aslına zulmetmemek için insanları uyarırlardı. İşte bu noktada yukarıda söylediğime geliyoruz. Bugün de böyle resmi bir görev almadığı halde bu gerçeklere vakıf kılınmış Allah dostları vardır. Farkına varıp yaşadıkları bu gerçekleri, kullukları gereği, yani nefsin aslına zulmetmemek için vicdani bir sorumluluk olarak, insanlarla paylaşıp onları uyarabilirler. İşte bu veliler de bir bakıma gayr-ı resmi olarak risalet görevi yapmış olurlar. Yani O zatlar da bir bakıma DOST‘unun gönüllü elçisidir. Özetle, “rasûl resmi elçi, varis-i rasûl gönüllü elçidir” denilebilir.. Ortak yan her ikisinde aynıdır, Allah Dostluğu… Aralarındaki fark ise, insanları uyarma görevinin vahiy ile resmi ve zorunlu olması veya ilham ile gayr-ı resmi ve gönüllü oluşundadır. Fakat şu da var ki, her veli varis-i rasûl kapasitesinde olamaz. Bunun için “en az” mardiye nefs bilinci düzeyine (mertebesine) erişmiş olması gerekmektedir. Çünkü mardiye ve bir üstü ve kemâli olan safiye nefs bilinci mertebelerine çalışmakla erişilmez. Bu mertebelere erişmek ancak Allah‘ın lütfuyla mümkündür. Diğer veliler gibi aşağıdan yukarı uruç yollu çaba ile değil, Allah‘ın lutfuyla nüzul yollu bu gerçekleri idrak etmişler ve yaşıyorlardır, ki zat‘en bu kapasite ile de yaratılmışlardır. Daha önceki bir yazımda, nefs bilinci mardiye nefs düzeyine geldiğinde, “O bilinçte terkibi yapının hükmünün kalkmasını bırakın, bir varlık olduğu hissiyatına dair vehmi dahi ortadan kalkar” diye izah etmiştim. Bu bilincin Tek‘i seyriyle, Tek‘in Tek‘i (kendini/mutlak BEN’i) idraki arasındaki farkla açıklanabilir. Kısaca bu düzeye gelen bir bilinç saflaşmıştır artık.. O bilinç düzeyinde beşeriyetten eser kalmamıştır. (dikkat! beden boyutunun halinden değil, bilinç boyutunun halinden söz ediyorum) Bu sebeple, O düzeye erişmiş bir bilinç, Allah elçilerinin bilinç düzeyine ve vasıflarına erişmiştir. Ancak vahiy ile resmen görevlendirilmediği için O‘na Rasûl denmez, varis-i rasûl denir. Bu sebeple o mertebe ehlinin uyarıları ve yaptığı içtihad ve tecdide dair açıklamalar da dikkate alınmalıdır. Resmi görevi olmadığından, uyarılarından mesul olunmasa dahi, kişi kendi yararına ve hayrına olmak üzere bunu yaparsa iyi olur. Çünkü böyle bir imkanı tepmek, hemen hemen görevli rasûlü kale almamakla eş anlamlı bir durum olabilir kişinin kendisi açısından. Allah indinde ise, bu fiilinden mesul değildir. Herhalde konuyu açıklayabilmişimdir. Yine de doğrusunu Allah bilir!
Bu arada bir konuyu daha belirtmek isterim. Rasûller arasında mertebe farkı vardır. Bu sebeple varis-i rasul dediğimiz veliler arasında da mertebe farkı vardır. Örneğin İsa aleyhisselâm sıfat mertebesinin elçisidir. Bugün O‘nun düzeyine varis olacak veli, mardiye nefs mertebesindedir. Hz. Muhammed aleyhisselam ise, en üst mertebe olan Zat mertebesinin rasûlüdür, ki bilinç düzeyi safiyedir. Bugün O‘nun risaletine varis olabilecek kişi, ancak Allah‘ın lutfuyla safiye nefs mertebesine erişmiş bir veli olabilir. Her ne kadar O‘na eş düzeye erişmesi mümkün olmasa da.. (Tasavvufta bu konular çok daha karmaşık isimler ve kavramlarla izah edilir, burada okuduklarınız ise gayet basite indirgenmiştir, çok rahatça anlayabileceğinizi umuyorum) Evliyaya göre, bu mertebeye yeryüzünde O‘ndan sonra çok az kişi gelebilecek.. Bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar. O zatlara da İnsan-ı Kamil deniyor. (Kamil insan ve İnsan-ı Kâmil farklıdır. Kamil insan hakikatini bilen ve bu hakikatle elinden geldiğince uyumlu yaşayan insandır. İnsan-ı Kâmil ise, bir insanın ulaşabileceği en üst derecede kemalâta ulaşmış insan demektir) İlk İnsan-ı Kâmil Hz. Muhammed aleyhisselâtu vesselâm idi. “Bu mertebenin varisi olan zatlar da yok denecek kadar az geldi yeryüzüne” der ehli.. Biri de bizim devrimize rastlar mı bilmem. Meselâ, Mehdi için son İnsan-ı Kâmil ve varis-i rasûl denir, ahir zamanda geleceği için.. Eğer ahir zamanı yaşıyorsak, belki rastlarız kim bilir?! Peki böyle bir zatı bilip tanıyabilir miyiz, ki ayağımıza gelen fırsatı tepmeyelim?
Hayır, bilemezsiniz. Ki O gibi zatların resmi bir görevleri olmadığı için, özel bir durum söz konusu olmadığı sürece mertebeleriyle ilgili böyle bir açıklama yapmayacaklardır büyük ihtimalle.. Sadece imkânları ölçüsünde insanlara gerekli uyarıları yapıp geçeceklerdir. O halde O mertebe ehlini nasıl tanırsınız? Bilemem, bu da Allah‘ın size olan lütuf ve merhametine kalmış artık.. Karşınıza çıkarırsa ve gönlünüze kuvvetle ilham ederse ne âlâ, aksi halde asla bilemezsiniz. Fakat bu tür ilhamların riskleri de var, o da ayrı konu… Çünkü nefsi saflaşmamış kişinin aldığı ilhamlardan emin olunmaz.
Ha bu arada, siz benim bir başıma kalmayı tercih edip kafama göre takıldığıma bakmayın. Her kişinin yaratılış amacı ve yapısı farklıdır. Bu açıdan ve her açıdan, ben de dahil olmak üzere hiç kimseyi taklit etmeyin, belki de karşıdan bakarak seçtiğiniz tarz sizin yapınıza ve yaradılış amacınıza uygun olmayabilir. Bu sebeple sizler kendi tercihlerinizi yapın. Gerçi bu gibi zatlar yeryüzüne yüz yılda bir gelir ve sayısı altı milyar insan arasında 30-40 taneyi bulmaz. Üstelik yaşadığınız ülkeye bunlardan bir tane düşer mi o da bilinmez. Kısaca, böyle bir zatla karşılaşma olasılığınız aşağı yukarı yüz altmış altı milyonda bir kadar. Ama yine de Allah‘ın işi belli olmaz, O‘nun rahmeti ve merhameti sonsuzdur.
Fakat siz her ihtimali göz önünde bulundurup hayati önem taşıyan ölüm ötesi yaşamınızı riske sokacak tercihlerden sakının. Çünkü sözünü ettiğimiz mertebe ehlinin çok miktarda taklidi olur. Günümüzde her iyi ürünün taklidi oluyor bildiğiniz gibi… Orijinal ürün bir taneyken, onlarca, yüzlerce taklidi her şehirde ve hatta neredeyse her köşe başında bir tane bulunuyor. Bu sebeple sık sık uyarıyorum, “aman dikkatli olun!” diyerek.. Çünkü işin ucunda iyi niyetle aldanıp, selamet yerine melânete ermek de var, Allah korusun! Şirk ve küfür konusunda da, vahdet ehlinin sahtelerinden sakınmak konusunda da bildiğim ölçüde sizleri bilgilendirmeye gayret ettim, artık gerisi sizin mesuliyetinizde.. O halde gözünüzü iyi açın ve ne orijinali ıskalayıp kaçırın, ne de taklitlerine kanıp kendinize yazık edin. Aslında riske girmektense, her zaman emin yolu tercih etmek aklın gereğidir. Bu sebeple alemlere rahmet olduğu bildirilen ve bir benzerinin daha gelmeyeceği orijinal Allah Rasûlü Hz. Muhammed alehisselâm‘ı kendi kişisel çabanızla ne kadar anlayabiliyorsanız (ki asıl muhatabınız O’dur), bu anlayışınızla ve samimiyetle yolunuza devam edin. Çünkü elinden geldiği kadar ve samimiyetle O‘nun sünnetine uyan, uyduğu ölçüde selamete erişir inşaallah! Çünkü erişilecek bu selamet, iman edenlere Allah‘ın vaadidir. Bense her durumda yukarıda anlattığım gerçekleri dile getirmek zorundayım, yoksa gerçeği örten durumuna girerim, ki bunu da kesinlikle istemem. Ves-Selâm bizden bu kadar bilgi ve paylaşım, gerisi sizin bileceğiniz iş… (Üstelik öyle açık anlatıp paylaştık, ki inşaallah hazmı kolay olur)
Yazının orjinali sessizsozler.org Adresinde bulunmaktadır.