Risalet ve Nübüvvet nedir? 2. Bölüm
->

Risalet ve Nübüvvet - II
Bugün çok çarpıcı bir konuya değineceğim inşaallah! Önce aşağıdaki ayeti bir okuyalım.
* Muhammed, sizin ricalinizden (adamlarınızdan) hiçbirinin babası değildir. Ama Allah’ın Rasulü ve nebilerin hatemidir (mührüdür). Allah her şeyi hakkıyla bilendir. (33/40)
* Hatem: Mühür
* Hatim: Sona erdiren, mühürleyen
Yukarıdaki ayeti yorumlarken Hz. Muhammed aleyhisselâm‘ın son nebi olduğunu, ama son rasûl olmadığını, O‘ndan sonra gelen veya gelecek rasûller olduğunu iddia eden yorumcular da var. Bu ayetle ilgili yorumlar sadece ülkemizde değil, daha pek çok İslâm ülkesinde çeşitli zamanlarda gündeme geliyor. Kimi zaman örtülü olarak, kimi zaman da açık olarak. Bence lafı eveleyip gevelemeye gerek yok. Kafalarda soru işaretleriyle dolaşacağımıza, bu konu açıkça ortaya konup, herkes fikrini söylemeli.. 21. yüzyılda yaşıyoruz, ama hâlâ tabularımız ve dokunulmaz konularımız var. Tabûlar, yasaklar ve dokunulmazlar daima şüpheyi tahrik eder ve imanı yaralar. Konuyu bu noktaya getirmeden, düşünce platformuna taşıyıp incelemek en doğru yaklaşım olur. Bugün açıkça konuşulamayan pek çok konu, kapalı kapılar ardında illa ki konuşuyordur, çünkü insanoğlunun doğası bu… Düşünceme göre bu da böyle bir konu..
Yapısal olarak lafı dolandırmayı hiç sevmem, açık konuşurum. Bir çokları gibi ben de yukarıdaki ayet üzerinde daha önce düşünüp, ilmim ölçüsünde vardığım sonucu “Risalet ve Nübüvvet - I” isimli yazımda üstü örtülü olarak açıklamıştım. Fakat bugün “bu konuyla ilgili sorulan bir soru üzerine” daha açık konuşmak ve son bir kaç şey daha söyleyerek, en azından kendi açımdan konuyu tamamen kapatmak istiyorum. Kabul edelim ki, gramerden dolayı bir mânâ hatasına düşmüyorsak ayetin Türkçe mealine bakınca, bu yoruma açıktır. Ancak konuya girmeden her şeyden önce yorumculara şunu sormak isterim; “Ahzap sûresi 40. ayette risaletin sona erdiği ile ilgili bir işaret yoksa, peki o halde gelen veya gelebilecek rasûller 1400 küsur yıl gelip geçtiği halde neredeler? İki nebi elçi arası dahi 500-600 yıldır. Elçiler ise daha sık gelmiştir. O halde nerede bu elçiler (rasûller)? Üstelik onca hadis içerisinde buna işaret eden bir tek hadis dahi yoktur bildiğim kadarıyla… Eğer kendisini tastikleyecek bir rasûl gelecek olsaydı, Allah Rasûlü Hz. Muhammed aleyhisselâm böyle bir şeyi bize müjdelemez miydi? Oysa daha önceki rasûller böyle yapardı.
* Meryem oğlu İsa da: “Ey İsrailoğulları! ben size Allah’ın elçisiyim. Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir rasûlü müjdeleyici olarak (geldim).” demişti. Fakat onlara apaçık delillerle gelince “Bu, apaçık bir büyüdür.” dediler. (61/6) (Muhammed ismi efendimize dedesi Abtulmuttalip’in koyduğu isimdir. Ahmed ismi ise, annesi Amine hanımın koyduğu isimdir)
Ayrıca;
* Allah nebilerden şöyle söz almıştı: “Andolsun ki size kitab ve hikmet verdim, sonra yanınızda bulunan (kitaplar)ı doğrulayıcı bir rasûl geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?“ demişti. Onlar: “Kabul ettik ! “ dediler. (Allah da) dedi ki: “Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım!”. (3/81)
Oysa O; “Bana bir kere salat ve selam getirene Allah on kere rahmet eder.“ [Müslim] diyerek tüm müslümanları ruhaniyetinden şefaat istemeye yönlendirmiştir, ama yukarıdaki ayetlere rağmen başka bir müjde vermemiştir. Ama şu hadisi meşhurdur:
Yezid İbnu Erkam (r.a)’dan rivayetle, Hz. Rasûlullah (sav) buyurdular ki:
“Size, uyduğunuz takdirde benden sonra asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür. Bu, Allah`ın Kitabı`dır. Semadan arza uzatılmış bir ip durumundadır. (Diğeri de) kendi neslim, Ehl-i Beytim`dir. Bu iki şey, cennette Kevser havuzunun basında bana gelip (hakkınızda bilgi verinceye kadar) birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Öyleyse bunlar hakkında, ardımdan bana nasıl bir halef olacağınızı siz düşünün.”
[Kütübü sitte/ İman ve İslâm hakkında bahsi, Hadis no: 54]
Hazreti Ali keremallahu veche de bize bildiriyorki: Rasûlullah salallahu aleyhi ve sellem bir gün beni huzuruna çağırdı şöyle buyurdu: “Yâ Alî! Sen bana Hârûn aleyhisselâm’ın Mûsâ aleyhisselâm‘a olduğu gibisin. Fakat benden sonra Rasûl gelmez. Sana vasiyet ederim; dinleyip, ezberlersen, şükür edenlerden olursun ve şehîd olursun. Allahü Teâlâ Hazretleri seni kıyâmet gününde fakîh ve âlim olarak diriltir….”
Hz. Alî radıyallahü anh’dan:
- Beni kadınlarla, çocuklarla, zevallılarla birlikde mi bırakıyorsun?
diyerek üzülünce Fahr-i âlem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz Alî radıyallahü anh‘ın gönlünü almak için:
- Sen benim yanımda Hârûn’un Mûsâ yanındaki yeri gibi olmayı beğenmiyor musun? buyurdular.
[Abdüllah-i Süveydî'nin "Hucec-i kat’iyye" kitâbından, gösterilen kaynak: Ebülferec Cemaleddîn hâfız Abdürrahmân bin Aliyyülcevzi rahmetullahi aleyh. Bu zat büyük hadîs âlimlerindendir. 508 de Bağdâd'da tevellüt, 597 (m. 1201) de orada vefât etti. Yüzden fazla kitap yazdı. Mugnî adındaki tefsîri meşhûrdur.]
Bunlar hep Bakara sûresi 40. ayeti yorumlarken üzerinde düşünülmesi gereken önemli konulardır! Değil midir?
En basit anlamıyla Rasûl demek elçi demektir. Bir elçi, elçisi olduğu kişinin sözlerini veya emanetini, elçi olarak gönderildiği kişi veya kişilere ulaştırır. Bu anlam doğrultusunda bakacak olursak, Allah Rasûlü dediğimizde de, Allah’tan vahiy olarak (özünden gelen bir biçimde) aldığını Allah’ın kullarına açıklayan demiş oluruz. Ancak bazı elçiler aynı zamanda nebidirler.
Orijinal:
“...fe aminu Billahi ve Rasûlihin Nebîyyil Ümmiyyilleziy yu’minu Billahi ve kelimatiHİ vettebiuhu lealleküm tehtedun“
Meali:
* “...O halde iman edin Allah’a ve ***Ümmiy Nebî olan O Rasûl’e*** ve O’na tabi olun ki hidayet olunasınız.” (Araf, 158)
(Yukarıdaki ayet bazı elçilerin nebilik sıfatını da aldığına açık delildir, ki bu ayet her nebinin aynı zamanda Rasul olduğunu gösterir)
Bu şu anlama gelir: İslâm dini dediğimiz Allah‘ın değişmez Sünnetullah‘ını, yani evrensel ilâhi düzenini insanlara, zihinsel tekâmüllerine orantılı olarak periyodik aralıklarla açıklanmıştır.
* Gerçekten onlara, bilgiye göre açıkladığımız, inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olan bir Kitap getirdik. (7/52)
Keza bununla ilgili şeriatlar de insanlık bilincinin tekamülü oranında düzenlenmiş ve nihayet Kur’ân ile kemale erip orijinal halinde açıklanmıştır. İşte bu periyodik düzenleme, şeriat bildiren elçiler (nebi olan rasûller ) vasıtasıyla açıklanmıştır. Yani bu şu anlama geliyor: Elçiler bazı zaman dilimlerinde Allah‘ın emriyle şeriat de açıklayınca, o rasûllere nebi denmiş. Rasûllük (elçilik) değişmez ana görev, çünkü Allah‘tan aldığı ve insanlara bildirmekle yükümlü olduğu bir vahiy var. Nebilik ise, insanlığın zihinsel tekâmülü ve ihtiyaçlarına göre, gerekli görüldüğünde yüklenilen ekstra görevdir.
* Andolsun, Nuh’u ve İbrahim’i elçi (rasûl) gönderdik, nübüvveti ve kitabı bunların zürriyetleri arasına koyduk. Onlardan yola gelen de vardı, ama onlardan çoğu yoldan çıkmışlardı. (57/26)
* İşte onlar (Allah rasûlleri), kendilerine kitap, hüküm (hikmet ve hükümranlık) ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir. Bunlar, ona inanmayacak olurlarsa, yerlerine, onu tanımamazlık etmeyecek bir toplum getiririz. (6/89)
Bu sebeple iman ilkelerinde rasûle iman esastır. Niye? Asl olan, Allah‘tan alıp bildirmekle yükümlü olduğu vahiy olduğundan ve bu sıfata elçilik (rasûllük) dendiği için… Ki Kur’ân‘a bakınca da bu sıfatın hepsinde ortak olduğunu anlıyoruz. Çünkü selâm verilirken bu sıfat öne çıkarılmış ve rasûllere selâm verilmiştir. Demek ki ortak olan görev risalettir.
* Gönderilen bütün rasûllere selam olsun. (37/181)
Bir başka ayette şöyle buyrulur:
* O öyle bir Allah’dır ki, Rasulünü hidayetle ve hak dinle bütün dinlere üstün kılmak için göndermiştir. Müşrikler hoşlanmasalar da. (9/33)
Bakın bu ayette de dinden söz ediliyor, ki din Allah‘ın ilâhi düzeninin (sünnetullah’ın) açıklanmasıdır bir bakıma. Bu açıdan din, ilâhi düzenle uyumlu yaşamak için uyulması gereken kuralları da bildirir, ki ona şeriat (kanunlar) deniyor. Buna rağmen burada nebi sıfatı kullanılmamış, rasûl (elçi) sıfatı kullanılmıştır. Çünkü genel bütünleyen bir ifade vardır, risalet de ana sıfat olduğundan rasûl kelimesi kullanılmıştır.
* “Ey iman edenler! Allah’a, O’nun rasûllerine, rasullerine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği Kitab’a iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, rasullerini, ahiret gününü inkâr ederek kâfir olursa, şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır. ” (Nisâ, 4/136)
Konuya bu anlam doğrultusunda bakarsak, her nebi aynı zamanda rasûldür diyebiliriz. Çünkü asl olan risaletidir (Allah’a elçilik yapması sıfatıdır). Buna göre “her nebi rasûl değildir”, tanımı bana göre doğru olamaz. Bir nebi aynı zamanda Allah‘ın elçisi değilse, kimden ne getirmiştir? Açıkladığı şeriat Allah‘ın kendisine açıklamasını emrettiği değil midir? Özünden gelerek açığa çıkmış bir ilim değil midir nübüvvet ilmi? Ki herhangi bir şeyin Allah‘tan olması (gelmesi) demek, batınından zahirine (boyutsal olarak) çıkması demektir. Buna da inzal denir zaten.. Eğer Allah‘ın kullarına teklif ettiğini özden gelen bir bilgi (ilim) ile açıkladıysa, otomatik olarak elçilik sıfatını kazanır. O‘na özünden (batınından) elçi ile (Cebrail ile) bildirilen (zahirinde açığa çıkan), bize Hz. Muhammed aleyhisselâm ile (ki o da elçi=rasûl’dür) bildirilmiştir. Aksi halde (her nebi rasûl değildir dersek) mantıksız bir tanım yapmış oluruz. Bu anlamda diyebiliriz, ki tek başına risalet görevi (sadece tevhidi açıklama) olabilir, ama tek başına nübüvvet (şeriat bildirme) görevi olamaz. (Bu konuyla ilgili daha geniş açıklama için “Risalet ve Nübüvvet - I ” başlıklı yazıyı okumanızı öneririm)
Şimdi ana konumuza tekrar dönüyoruz.. Bu halde; eğer risalet sona ermediyse (Büyük alemde, çünkü küçük alem insanda özel anlamda devam eder. bkz. “Sorular ve Cevaplar” / 67. soru-cevap), “ortada saklanan bir risalet görevi ve vahiy mi var? Allah‘a rağmen nasıl?” gibi bir soru sorulabilir. Çünkü risalet veya risalet ve nüvüvvet görevi alanlar, bunu yine vahiyle tasdikleyerek açıklamışlardır, ki bu da görevi resmileştirir. Örneğin:
* De ki: “Ey insanlar! Ben sizin tümünüze Allah’ın rasûlüyüm (elçisiyim)! Göklerin ve yerin mülkü o Allah’ındır! İlah yoktur O’ndan başka! O diriltir, O öldürür. O halde Allah‘a ve rasûlüne iman edin; Allah’a ve onun sözlerine inanan O ümmî nebiye iman edip uyun ki (tâbi olun ki), doğruya ve güzele ulaşabilesiniz.“ (7/158)
Rasûlün aldığı vahiy, resmi elçilik sıfatı dolayısıyla halka açıklanması mecburidir. Fakat risalet görevi almayan Hz. Meryem gibilerin, aldığı kişiye özel risaletin kemalatından kaynaklanan vahyi açıklamak mecburiyeti yoktur, çünkü kendisiyle ilgilidir. [Kişiye özel ve daima devam edecek risaletin anlamı şu ayetin ruhunda gizlidir: * Size içinizden bir Rasûl irsâl eyledik ki sizi arındırıyor (temizliyor), size kitap ve hikmeti öğretiyor, bilemediklerinizi bildiriyor. (2/151)] Bildiğiniz gibi Kur’ân‘a göre Hz. Meryem özel bir sebeple yaratılmıştı ve o sebebin vücut bulması (kemale ermesi) için vahiy alıyordu ve buna göre hareket ediyordu. Vahiy sadece kendini ilgilendirdiği için açıklamamıştı. Aşağıdaki ayetlerden O‘nun vahiy aldığını anlıyoruz.
* Hani melekler: “Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz yarattı ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı.“ * “Ey Meryem! Rabbine divan dur ve secdeye kapan ve rüku’ edenlerle beraber rüku’ et“ demişlerdi. (3/42, 43)
* (Meryem): “Ey Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?“ dedi. Allah: “Öyle ama, Allah dilediğini yaratır, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece ‘ol!’ der, o da hemen oluverir.“ dedi. (3/47)
Konudan kopmadan devam edelim. Hadi diyelim, ki Ahzap sûresi 40. ayeti yorumlarken “Hz. Muhammed aleyhisselâm ile risalet ve nübüvvet sona erdi” diye yorum yaparak hata ediliyor. Fakat 1400 küsur yıldır Müslümanlara risaletle ilgili yukarıdaki gibi herhangi bir açıklama yapılmamasını nasıl açıklarız? Saklı gizli veli olur da saklı gizli rasûl olur mu? Allah‘tan risalet görevi alan biri bunu halka nasıl açıklamaz? Enbiya vahiyle gelir, vahyi açıklar ve vahiy kesilince ahirete intikal eder. Ayrıca, Allah‘tan vahiy alan kişinin bu görevi kabul etmemesi veya geri çevirmesi gibi bir şey söz konusu olamaz. Kaldı ki rasûller bu konuda da Allah emri ile hareket eder. Şu ayetlerden de anlaşılacağı gibi:
* Ey örtüsüne bürünen! * Kalk artık uyar. * Sadece Rabbini yücelt. (74/1-3)
İşte burada rasûle emredilen görev, vahiy kaynaklı resmi bir görevdir. Bunun reddi veya kabul edilmemesi söz konusu olamaz. Örneğin: Yûnus aleyhisselâm kendisine kulak asmayan kavminden bezip, vahyi tebliğ ederek kavmini uyarma görevini terkeder ve Allah emrine itaatsizlik ettiği için de cezalandırılır. Yaptığı hatayı fark edince, rabbinden bağışlanma diler ve affedilir. Allah tarafından risalet veya risalet ve nübüvvet görevi alanlar, ne pahasına olursa olsun bu görevi yerine getirir. Davalarından hiç bir şekilde taviz vermezler ve kendilerine karşı çıkanların söylediklerini, yapıp ettiklerini umursamazlar. O zatların Allah‘tan gayrından çekinmek, korkmak veya kavmine kızmak yada darılmak gibi lüksleri olamaz. Musa aleyhisselam Firavun‘un zulmünden korkmaksızın cesurca (gerçi hitabet güçlüğü çektiği için görevi hakkıyla yapamamaktan biraz çekindiği biliniyor, ama Allah O’na Harun’u destekleyici olarak verdi) risaletini açıklayıp, Firavun‘a ve tebâsına Allah‘ın emrini (vahyi) tebliğ etti. Yahya aleyhisselâm Herodos ve karısı tarafından başına gelecekleri bilmesine rağmen korkusuzca Allah elçisi olduğunu açıklayıp, kendisine indirilen vahyi insanlara tebliğ etti. İsa aleyhisselâm da kavmi tarafından kabul görmeyeceğini ve başına gelecekleri biliyordu. Buna rağmen Allah‘ın Rasûlü olduğunu açıklayıp, kendisine indirilen vahyi insanlara tebliği etti. İbrahim aleyhisselâm da megolaman Nemrut‘un kendisine yapacağı zulmü pek tabii ki biliyordu, ama korkup vazgeçmedi veya korksa da vazgeçmedi, çünkü vazgeçemezdi. Nuh, Lut ve Salih aleyhisselam, her biri ne pahasına olursa olsun Allah‘tan gayrından korkup çekinmeksizin, O‘nun elçisi olduklarını bildirip, vahyi açıklamışlardır.
* Onlar, Allah’ın gönderdiklerini tebliğ ederler ve O’ndan korkarlar, Allah’tan başka kimseden korkmazlardı. Hesap görücü olarak da Allah yeter. (33/39)
Allah‘ın Rasûlü şu ayettin bahsettiği kişiler gibi olur mu?
* Kendilerine, “Ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekatı verin” denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir kısmı insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve “Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Ne olurdu bize azıcık bir müddet daha tanımış olsaydın da biraz daha yaşasaydık?” derler. Onlara de ki: “Dünya zevki ne de olsa azdır, ahiret, Allah’a karşı gelmekten sakınan için daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez.” (4/77)
Efendimiz Hz. Muahmmed aleyhisselâm‘ın şu sözleri enbiyanın konuya yaklaşımını en güzel şekilde özetler:
“Ay’ı bir omzuma, Güneş’i diğer omzuma koysalar, vallahi bu da’vâdan vazgeçmem” [İbn Hişam, Sire, 2/285]
Hal böyleyken, eğer risalet görevi sona ermemiş olsaydı, bugüne dek yukarıdaki saydığım özellikleri ve cesareti ortaya koyacak biri çıkardı elbette… Efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselâm‘dan sonra böyle bir rasûl geldi de, bugüne kadar gelmiş geçmiş rasûllerin hiç birinde olmayan korku ve çekinceleri mi oldu, ki çıkıp risaletini ve Allah‘ın emri olan vahyi açıklayamadı? Ben bilmem, Hz. Muhammed aleyhisselâm‘ın son rasûl olmadığını iddia edenler varsa, onlara gayet safiyane soruyorum sadece… Bu fikri ne reddediyorum, ne kabul ediyorum. Sadece anlamak için soruyorum… ? Bu konu imanla alâkalı çok hassas bir konudur. Bu sebeple hassasiyet göstermek ve soru sormak her Müslüman’ın en doğal hakkıdır. Hayatım boyunca sorgulamadan T diyene takılıp, S diyene sokulan bir uydum akıllı olamadım. Çünkü buna yapım müsait değil, Allah beni de böyle meraklı yaratmış, eğer mümkünse hoşgörün lütfen! Bu gibi hassas konularda riske girmenin akıllıca bir yanı olduğuna da inanmıyorum. O sebeple anlamak için sorgulama hakkımı kullanırım pek tabii ki.. Varsa bu sorularımın cevabını bir bilen, beni aydınlatsın.
Yukarıda en basit haliyle elçi kavramını açıklamıştık. Elçiler resmi görevlerini yaparlarken, elçisi oldukları adına konuşurlar, kendiliğinden konuşmazlar.
* O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz. (53/3)
Allah Rasûlleri de böyledir. Hatta bu konuda oldukça hassasiyetli davranıp, kendi sözleriyle vahyin arasını titizlikle ayırmışlardır“. Buna Bedir Savaşı esnasında yaşanan bir olayı örnek olarak verebiliriz.
Kureyşliler barışa yanaşmayınca savaş artık kaçınılmaz olmuştu. Gece, Rasûlullah efendimiz ve ashabı, Bedir‘e müşriklerden önce gelip, kuyulara yakın kumluk bir araziye yerleştiler. Allah Rasûlü, ashabıyla istişare edip, karargahın nerede kurulması gerektiği hakkında fikirlerini sordu. İçlerinden, henüz otuz üç yaşında bulunan Habbab bin Münzir, ayağa kalkarak söz istedi. Fikrini belirtmeden önce bu konuda Allah‘tan bir vahiy olup olmadığını öğrenmek istiyordu. Çünkü; eğer Rasûlullah bu kumluk araziye Allah‘ın emriyle yerleştiyse, Allah emrine muhalif durumuna düşüp fikir beyan etmeyecekti. Bu amaçla önce O‘na şunu sordu:
- “Ya Rasûlallah! Burası, Allahü Teâlâ’nın size karargah kurulması için emrettiği ve mutlaka kalınması gereken bir yer midir? Yoksa şahsi bir görüş neticesi ve bir harp tedbiri olarak mı seçildi?“
Rasûlullah:
- “Hayır! Bir harp tedbiri icabı burası seçildi”
buyurdu. Bunun üzerine Habbab:
- “Ya Rasulullah! Biz harpçi kimseleriz. Buraları da iyi biliriz. Şu Kureyşlilerin konacağı yerin yakınındaki kuyuda tatlı ve bol su var. Müsaadeniz olursa oraya konalım. Etraftaki kuyuların hepsini kapatalım. Sonra bir havuz yapıp, içini su ile dolduralım. Düşmanla çarpışırken, susadıkça havuzumuzdan gelip su içeriz. Düşman ise su bulamaz ve perişan olur”
dedi. O anda Cebrail aleyhisselam, bu fikrin yerine ve doğru olduğunu bildiren vahyi getirdi. Allah Rasûlü:
- “Ey Habbab! Doğru olan görüş senin işaret ettiğindir”
buyurdular. Bu olaydan açıkça anlıyoruz, ki Allah Rasûlü Hz. Muhammed aleyhissselâm‘ın vahiy ile kendi fikrini ve sözünü ayrı tutmuştur. Ashabı da buna dikkat etmektedir. Konuya böyle bakılırsa, Hz. Muhammed aleyhisselâm‘dan sonra hiç kimse çıkıp da “Ben Allah‘ın Rasûlü‘yüm! Şu bana Allah‘ın vahyidir, şu da kendi fikrimdir” gibi açıklamalar yapmamıştır. Bu da risaletin resmen sona erdiğiyle ilgili kuvvetli bir delil kabul edilebilir. Konuyu Batıni açıdan yorumlamaya girmedim, çünkü işimiz Müslümanları bağlayıcı özellik gösteren zahiren resmi görev hakkında konuşmak..
Risalet ve nübüvvet konusundaki kişisel düşüncemi ilmimin yettiği ölçüde daha önceki yazımda kısmen açıkladım. Ama olur ki benim ilmim bu konuyu anlamaya yetmiyordur. Bu konudaki kişisel düşüncem şuydu:
Hz. Muahmmed aleyhisselâm ile nübüvvet ve risalet görevi resmen sona ermiştir. Efendimiz‘den sonra ancak velayeti dolayısıyla gönüllü olarak insanları Allah‘a ve dinine davet edenler olabilir. Ki bana göre bu gibi zatlara en güzel örnek Yasin sûresinde verilmiştir.
* O sırada şehrin ta ucundan bir adam koşarak geldi ve: “Ey kavmim! Uyun o elçilere!” * “Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o zatlara ki, onlar hidayete ermişlerdir.” * “Bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim beni yaratana? Hep döndürülüp O’na götürüleceksiniz” * “Hiç ben O’ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer O Rahman, bana bir zarar dileyecek olsa, onların şefaati benden yana hiçbir şeye yaramaz ve onlar beni kurtaramazlar.” * “Şüphesiz ki ben, o zaman apaçık bir sapıklık içinde olurum.” * “Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman getirdim, gelin dinleyin beni.” * (Sonra ona) “haydi gir cennete!” denildi. O da dedi ki: “Ne olurdu kavmim bilseydi!” * “Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendilerine ikram edilen kullarından kıldığını.” * Biz arkasından kavminin üzerine bir ordu indirmedik, indirecek de değildik. * Sadece bir gürültü oldu, onlar da hemen sönüverdiler. (36/20-29)
Kur’ân bu kişilerden mü’min kullar olarak söz eder, ama rasûl demez. Örneğin Yasîn sûresinde risaletle görevlendirdiği zatlardan açıkça rasûl diye söz ederken, yukarıdaki ayetlerde bahsi geçen zattan bahsederken rasûl sıfatını kullanmaz. O gibi zatları mü’min bir kulun sıfatlarından söz ederek tanıtır. Kişisel düşünceme göre, Hz. Muhammed aleyhisselam‘dan sonra da tıpkı yukarıdaki ayetlerde sözü edilen gibi, insanları Allah‘a ve Rasûlü‘nün yoluna davet eden mü’min kullar çıkabilir, çıkmıştır da… Onlara rasûlün varisi anlamında varis-i rasûl demiştir ehlullah.. Ama bu kişiler vahiy ile Allah tarafından resmen görevlendirilmediği için, kendilerine iman edilmesi zorunluluğu yoktur ve iman edilmemesinin de bir mesuliyeti olamaz. Ama inanıp faydalanmak isteyen, kendi yararına bunu değerlendirebilir. Bununla birlikte, Allah’a iman eden Müslümanları ancak Allah’ın emri (vahyi) bağlayıcıdır. Tıpkı Hubab bin Münzir‘in kararını açıklarken ortaya koyduğu tavır gibi… Gerçi Allah Rasûlleri‘nin kişisel nasihatleri de Allah‘ın emrinden farklı yönde olmaz, o da ayrı konu.. Ama vahiy ve nebevi hükümler gibi kişiyi evrensel yasalara bağlayıcı değildir. Kur’ân Allah dostlarının nasihatlerine kulak vermenin faydalarından imâ ile de olsa söz eder. Ama Müslümanları bağlayıcı hüküm yoktur bu konuda…
Okuduğum ve bildiğim kadarıyla mutasavvıfların pek çoğu da bu konuda aynı fikirde.. Fakat buna rağmen biri çıkıp “Allah rasûlüyüm, şu sözlerim de O’nun vahyidir!” diyecek cesareti gösterirse, o zaman iş değişir! O vakit tüm İslâm alemi ve Müslümanlar, oturup bunu düşünür. Çünkü sadece gösterdiği cesaret bile, iddiasının üzerinde düşünülmeye ve incelenmeye değer olduğunu gösterir. Çünkü cesaret ve Allah‘tan gayrından korkusuzluk Allah Rasûlleri‘nin en belirgin özellikleridir. Kelle isteyecek kadar kindar ve vicdansız olan Herodos‘un karısı Herodya‘dan, ateşe atarak ceza veren megaloman Nemrut‘tan, kendini Tanrı sanan zalim Firavun‘dan, suçlu bulduklarını çarmıha gererek ceza veren acımasız Romalı askerlerden ve hain hahamlardan, Hamza‘nın ciğerini çıkartarak ağzında çiğneyecek kadar gözü dönmüş Mekkeli müşriklerden korkmayanlar, neden ve kimden korkar Allah aşkına? Yasin sûresinde sözü edilen kulun “Ne olurdu kavmim bilseydi!” dediği gibi, velinin saklısı gizlisi olur, ama Allah Rasûlü‘nün saklısı gizlisi olmaz! Dediğim gibi, çıkarsa böyle bir cesur kişi (!?), o zaman bir düşünürüz. (Şunu da belirteyim, ki bana göre İslâm alemi 2/40. ayeti doğru yorumluyor).. Yoksa, bundan ötesi havanda su dövmek kabilinden yorumlardan olur.
Sözü eveleyip gevelemeden açıkça konuştum işte! Bu konudaki (risalet mi nübüvvet mi sondur?) şahsi fikrim budur ve benim için bir daha açılmamak üzere konu kapanmıştır!
Not: Mehdi bir Rasûl olacaktır diyenlere! Bu fikrinize katılmıyorum. Mehdi yüksek dereceli bir veli‘dir, müceddidlik sıfatına sahiptir, Rasûllük değil.. Çok istiyorsanız varis-i rasul diyelim, ama resmi bir risalet görevi almamıştır, almayacaktır. Çünkü risalet görevi halka açık zahiri bir görevdir. Ehli der ki, Mehdi Ricâlullah‘ın israrı ile müceddid (Mehdi) olduğunu ilân eder. Allah‘ın emri olsa idi, birilerinin israrı gerekmezdi. Demek ki resmi bir görev yoktur, gizlidir görevi, ki bu da velayet olduğunu gösterir. Her şeyin doğrusunu Allah bilir!
Yazının Orjinali sesszisozler.org adresindedir.