|
Administrator
Üye Grubu : O Bir Klas
Yas : 24
Nerden :
Kayit Tarihi : 24 Şubat 2007, 15:23:30
Mesaj Sayisi : 3150
Konu Sayisi : 473
Üye No : 15
Rep Gücü : Rap 45
Offline
|
 |
« : 07 Kasım 2007, 14:23:11 » |
|
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla!
1. Görmedin mi, Rabb’in fil sâhiplerine ne yaptı?
Ayetteki "görmedin mi?" ifadesi, başta Rasûlullâh (s.a.v.) olmak üzere, o olaydan haberdar olan herkese yöneliktir. Arabistan’daki insanlar bu olayı, gözleriyle görmüş gibi kesin olarak ve bütün detaylarıyla biliyorlardı. Bu nedenle Yüce Allâh, ayette fil sahiplerinin kim olup nereden ve ne maksatla geldiklerini açıklamamıştır.
Fil sahipleri, çeşitli kötü planlarla Ka’be üzerine yürümüşlerdi. Ancak, amaçlarına ulaşamamışlardı. Rabbimiz, bu durumu şöyle bildiriyor;
2. Onların planlarını boşa çıkarmadı mı?
Onlar planlarını yaptılar, Allâh’ta onların planlarını boşa çıkardı. Hem açık, hem de gizli planlarını geçersiz kıldı. Bunu, öyle büyük ordularla değil, küçücük kuşlarla yaptı.
Şüphesiz ki, dilediğinde zayıfları güçlü kılmaya, güçlüleri aciz bırakmaya kadirdir. İşte bunu ifade eden bir ayet;
3. Onların üzerine sürü sürü (ebabil) kuşlar gönderdi.
Ayette geçen ebâbil kelimesi, çeşitli yönlerden gelen sürüler anlamına gelmektedir. Ancak halkımız bu kelimeyi, belli bir kuş türünün ismi olarak algılamaktadır. Belki de bu nedenle bir kırlangıç türüne bu ismi vermişlerdir. Gerçekte ayette belirtilen kuşların türü kesin olarak bilinmemektedir.
İkrime ve Katâde, bu kuş sürülerinin Kızıldeniz tarafından geldiğini söylerler. Saîd b. Cübeyr ve İkrime, bu kuşların o olaydan önce ve sonra hiç görülmediklerini belirtirler. Bu kuşlar, o çevrede bulunan kuşlardan değildi. İbn Abbâs, bunların gagalarının kuşlar gibi, ama pençelerinin köpek pençeleri gibi olduğunu söyler. İkrime, başlarının av kuşlarına benzediğini söyler. Yaklaşık olarak bütün raviler müttefiktirler ki, her bir kuşun gagasında bir taş, pençelerinde ise iki taş vardı. Mekkelilerin bazıları, o taşları uzun süre saklamışlardı. Ebû Nuaym, Nevfel b. Ebû Muâviye’den şöyle nakletmiştir: "Ben, Ashâb-ı fîl üzerine atılan taşları gördüm. Onlar, bezelyenin küçük taneleri kadardı ve siyaha çalan kırmızı renkteydi." İbn Abbâs, Ebû Nuaym’dan taşların çam fıstığı kadar olduklarını nakletmiştir. Anlaşılan o ki, bu taşların hepsi aynı büyüklükte değildi.
Evet, Yüce Allâh kafirlerin üzerine hafif, ama etkili bir ordu yollamıştı. Bu ordu, kafirlere bakınız nelerle hücum ediyordu;
4. Onlara pişirilip-sertleştirilmiş balçık taşları atıyorlardı;
Ayette “bi hicâretin min siccîl”, yani; “siccîlden bir taş” buyurulmaktadır. İbn Abbâs siccîl kelimesinin, aslen Farsça bir kelime olan “seng” ve “gil”den alınma olduğunu söyler. Bu tamlama, çamurdan yapılmış ve pişirilerek sertleştirilmiş taş demektir. Kur’ân-ı Kerîm de bunu teyid etmektedir. Çünkü, Hûd sûresi 82 ve Hicr sûresi 74’te Lût kavmi üzerine siccîl taşlarından yağmur yağdırıldığı açıklanmış ve aynı taşlar hakkında Zâriyât sûresi 33’te “hicâretin min tîn”, yani toprak ve çamurdan yapılmış taş buyurulmuştur.
Bu taşlar, isabet ettikleri kimseleri helak ediyordu. İşte bunun ilahi ifadesi:
5. Sonunda onları, yenilmiş ekin kabuğu gibi kıldı.
Ayette geçen, "Asf" kelimesi Rahmân sûresi 12. ayette de kullanılmıştır: "Zu’l asfi ve’r reyhan" (kabuklu taneler ve hoş kokulu bitkiler). Buradan anlaşılıyor ki, "asf"ın manası, tanenin kabuğudur. Çiftçi, tanelerin içini çıkararak kabuklarını hayvanlara yem olarak atar.
Bu ifade aklımıza, kafirlerin özlerini yitirmiş kişiliklerini getirmektedir. Onlar, fıtratlarına yerleştirilen iman hamurunu bırakıp küfre saptıkları için, buğdayın kabuğuna benzemektedirler, içleri boştur. Bu halleri nedeniyle sonuçta yenilip çiğnenmiş ekin kabuğu gibi mahvolup gideceklerdir. Böceklere yem olacaklardır.
SONUÇ
Bu sûre, İslâm düşmanları için bir tehdit, İslâm insanları için de bir tesellidir. İnanan insan, Allâh’a güvenip dayanmalı ve her şeyin O’nun elinde olduğunu bilmelidir. Onun karşısında hiçbir gücün duramayacağını unutmamalıdır. Şüphesiz ki O, düşmanlarını isterse kuşlarla, isterse sineklerle, isterse depremlerle, isterse sellerle, isterse volkanlarla yok eder. "Göklerin ve yerlerin orduları Allâh’ındır" (Fetih, 7). O halde müslümanlar, yapmaları gerekenleri yapmalı ve Allâh’ın yanlarında olduğunu bilmelidirler.
Fîl olayı, her ne kadar geçmişte kalmış olsa da, farklı zaman ve zeminlerde farklı aktörlerle benzeri olaylar gerçekleşmektedir. Şöyle ki:
1. Zalim hükümdarlar, ideoloji üretenler, dünyayı şekillendirmeye çalışan ve yeryüzünde büyüklenen kâfirler günümüzün Ebrehe’leridir.
2. Bu Ebrehe’lerin fikirlerini yaymak ve dayatmak için çabalayan insanlar, Ebrehe’lerin ordularını oluşturmaktadır.
3. Ebrehe’lerin kutsal saydıkları ve zulümlerine vasıta kıldıkları kurumlar ise, onların kiliseleridir.
4. Bütün bunların hedefi de, Ka’be gibi saygın olan dinimizin ilkeleridir.
5. Günümüzün ebâbilleri de, sadece gerçeği anlatan, eğilip bükülmeyen, sadece Allâh’a kul olan alimler ve mücâhidlerdir.
6. Ebâbillerin taşları da, bâtılın yüzüne çalınan ayet ve hadis temelli delillerle, mücahidlerin kurşunlarıdır.
Yüce Allâh, bizleri hakkın safında yer alan gerçek müslümanlardan kılsın! Âmîn!
Açıklamalarımıza bir hadisle son verelim:
Abdullâh b. Ebî Evfâ (r.a.) anlatıyor: Rasûlullâh (s.a.v.) düşmanla karşılaştığı savaşlardan birinde, güneş tepe noktasından batıya doğru meyledinceye kadar bekledi, sonra kalktı ve:
"Ey müslümanlar! Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz; Allâh’tan âfiyet dileyiniz. Fakat düşmanla karşılaşınca da sabrediniz ve biliniz ki, cennet kılıçların gölgesi altındadır" buyurdu. Sonra, şöyle duâ etti:
"Ey kitabı indiren, bulutları yürüten ve düşman saflarını darmadağın eden Allâhım! Şu düşmanı perişan et ve bizi onlara karşı muzaffer kıl!"
|