|
Administrator
Üye Grubu : O Bir Klas
Yas : 24
Nerden :
Kayit Tarihi : 24 Şubat 2007, 15:23:30
Mesaj Sayisi : 3150
Konu Sayisi : 473
Üye No : 15
Rep Gücü : Rap 45
Offline
|
 |
« : 25 Ağustos 2007, 20:53:53 » |
|
Ortadoğu, sahip olduğu jeopolitik/jeostratejik öneminin yanı sıra; yine sahip olduğu petrol nedeniyle tarihte birçok kanlı mücadelelere sahne olmuştur. Nitekim, Avrupa devletleri arasında kanlı bir hesaplaşmaya sahne olan 1. Dünya Savaşı, “Dünyanın ilk Petrol Savaşı” olarak da bilinir.
Yirminci yüzyıla girerken Osmanlı Devleti, her yerde isyanların baş gösterdiği, ordusu büyük ölçüde savaş gücünü kaybetmiş, dünyadaki gelişmeleri yakından takip edememiş, ekonomisi her geçen gün daha da kötüye giden, dış borçlarla yaşayan bir devlet hâline gelmişti. Fakat, Osmanlı Devleti Avrupa’yı Asya’ya, Asya’yı da Afrika’ya bağlayan; Karadeniz’i Akdeniz’e, Akdenizi’de Hint okyanusuna ulaştıran jeopolitik önemi nedeniyle dünya siyasetindeki önemini hâlâ koruyordu. Osmanlı Devleti’nin sahip olduğu bu jeopolitik öneme, kötü emel besleyenlerin başında ise İngiltere geliyordu. Çünkü, İngiltere’nin menfaati Osmanlı topraklarında idi.
İngiltere gerçekleştirdiği sanayi inkılâbıyla beraber sömürgecilik faaliyetlerini hızlandırmış; sömürgelerine giden yolun güvenliği açısından Akdeniz’i ve Ortadoğu’yu mutlak surette elinde bulundurması gerekiyordu. İngiltere bu amaçla, dünyanın en zengin petrol yataklarının bulunduğu Musul-Kerkük hattını ele geçirmek için Ortadoğu’ya meşhur casus Thomas Lawrence (Lavrans)’yi gönderdi. Çünkü Lawrence, daha önce bölgede arkeolojik araştırmalar adı altında petrol etüdü yapmış, bölge halkının örf ve adetleri, sosyal ve folklorik yapısı hakkında bilgiler elde etmişti. Lawrence, bu çalışmaları sırasında Arapça’yı da mükemmel derecede öğrenmişti.
Lawrence Sina, Gazze ve Akabe’de Osmanlı sınırlarının haritasını hazırlayan bir ekiple çalıştı. 1. Dünya Savaşı çıkınca teğmen rütbesiyle Kahire’ye gönderildi. İngiliz istihbarat Teşkilatı İntelligance Service’nin Arab şubesinde çalıştı. Esirleri sorgulama, harita çizme, diğer ajanlardan gelen bilgileri değerlendirme, casus yetiştirme ve yerleştirme gibi görevlerde bulundu. Osmanlı ordusunu tanıtan bir el kitabı hazırladı. Şerif Hüseyin ve oğulları Emir Ali, Emir Abdullah, Emir Faysal ile dostluk kurdu ve bu dostluğu ilerletti.
İngilizler, kendi lehlerine çalışması şartıyla Şerif Hüseyin’e bağımsız Hicaz Krallığı Devleti kuracaklarını, kurulacak olan bu devletin başına da kendisini getireceklerini vaad ettiler. Kurulacak olan sözde devletin sınırları bütün Arap Yarımadası, Irak ve Suriye’yi kapsıyordu. Tabi ki bu, kağıt üzerinde kalacaktı. İngiltere Şerif Hüseyin’e ve oğullarına gereken askerî ve mâlî –senede 400 bin İngiliz altını- yardımı yaptı. Bu anlaşmanın fikir babası ise İngiliz Mc Mahon’du. İngilizlerin dağıttığı paraların kaynağı Rio Tinto şirketidir. Bu isyana teşviki ise ünlü İngiliz Rotschild ailesi yapmıştır. Amaç, Ortadoğudaki otorite boşluğundan yararlanarak Filistin’de bir İsrail devleti kurmaktır.
Şerif Hüseyin, 5 Haziran 1916’da isyan bayrağını açtı. Şerif Hüseyin’in isyanının iki amacı vardır: Birincisi, Arapları Osmanlı hâkimiyetinden kurtararak bağımsız bir Arap devleti çatısı altında toplamak; ikincisi ise hilafeti ellerinde bulunduran Osmanlıların Kureyş soyundan olmadığını, kendisinin ise Kureyş soyundan olduğunu öne sürerek hilafeti ele geçirmek. Şerif Hüseyin, kendisine bağlı Urban dediğimiz cahil, kaba, haydutluk/eşkıyalıktan başkta bir şey bilmeyen, vahalarda yaşayan bedevi Araplarla harekete geçti. Bu bedeviler Şam-Hicaz demiryolunu tahrip ettiler, telgraf/telefon hatlarını kestiler, köprüleri yıktılar, karakolları bastılar. Şam’dan Medine’ye giden trenlere saldırılar düzenlediler. Bütün bunların amacı, isyanı bastırmaya gelecek olan Osmanlı takviye birliklerinin isyan bölgesine ulaşmasını önlemekti. Vur-kaç taktiği ile gerilla savaşları düzenleyerek Türk birliklerine ağır kayıplar verdirdiler. Akabe limanını ele geçirdiler. (6 Temmuz 1917) İsyana Mekke, Cidde, Taif gibi şehir ve kasabalardaki Araplar destek vermedi. Yine kurulacak olan sözde Hicaz Krallığı Devletinin başına Şerif Hüseyin’in getirileceğinin vaad edilmesi nedeniyle diğer Arap kabile reis/emirleri isyana destek vermedi. İsyan Şerif Hüseyin ve oğullarıyla sınırlı kaldı. İşte yıllardan beri “Araplar bizi arkadan vurdu” sözünün tarihsel geçmişi yukarıda ifade edildiği gibidir. İslamcıların sesi hükmündeki Sebilürreşad dergisi Şerif Hüseyin için “O, yirminci yüzyılın Ebu Cehili’dir. Nefsânî arzularına ve İngilizlerin çil çil altınlarına kanan hain bir mel’undur” demektedir. Yine Şerif Hüseyin’in kardeşi Şerif Nasır Bey: “Biraderim hakkında ne söylerseniz söyleyiniz. Zira o, buna tamamıyla müstehaktır” diyerek isyanı benimsemediğini, isyana taraftar olmadığını açıkça ifade etmektedir.
Bütün bunlar olurken İngilizler, Şerif Hüseyin’den habersiz Fransızlarla tarihe Sykes-Picot (Sayks-Piko) anlaşması olarak geçecek olan gizli bir antlaşma yapmıştı(16 Mayıs 1916). Şerif Hüseyin’e vaad edilen topraklar İngiltere ve Fransa arasında daha önce paylaşılmıştı. Şöyle ki; Suriye ve Lübnan Fransızlara; Ürdün, Filistin ve Irak’ta İngiliz mandasına verilmişti. Ayrıca İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour, 2 Kasım 1917’de bir beyanname yayınlayarak Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasını istediklerini belirtiyor. Bu beyanname tarihe “Balfour Deklarasyonu” olarak geçecektir. İngiltere’nin Şerif Hüseyin’e oynadığı oyun bu kadarla da kalmadı. İngiltere, bir yandan da Necd emiri Abdülaziz bin Suud ile görüşmelere girişti. Bu görüşmeler sonunda İngilizler, Necd toprakları ve Basra Körfezi’nin güney kıyılarında –Kuveyt hariç- İbn-i Suud’un bağımsızlık ve egemenliğini tanıdı. Halbuki bu topraklar, daha önce İngiltere tarafından Şerif Hüseyin’e vaad edilmişti. Bütün bunların ötesinde Osmanlı Devletinin, İngilizlerin oynadığı bu oyunları Şerif Hüseyin’e bildirmesi, Rusya’da 1917 ihtilali ile iktidarı ele geçiren Bolşeviklerin gizli antlaşmaları dünya kamuoyuna açıklamaları hiçbirşeyi değiştirmemiş, Şerif Hüseyin, İngilizler tarafından tekrar tekrar aldatılmıştır. Dahası İngilizler, savaş sonunda Şerif Hüseyin’i hilafete dair isteklerinde de yalnız bırakmışlar, bu konudaki vaadlerini o günkü özel şartlar öyle gerektirmişti diye açıklamışlardır.
İsyanın ardından Şerif Hüseyin önce Mekke emiri, sonra da Cidde’de kral oldu. Ancak, krallığının üzerinden çok geçmeden Abdülaziz bin Suud ile arasında liderlik mücadelesi baş gösterir. İngilizler, bir yandan İbn-i Suud’a destek verirken; diğer yandan da Muhammed Abdülvehhab aracılığıyla ehl-i sünnete zıt “Vehhabi” görüşleri yayarlar. Şerif Hüseyin, İbni Suud ile giriştiği liderlik mücadelesinde yenilir, Kıbrıs’a sürülür. Orada fakr u zaruret içinde yaşar ve ölür. O’nun ölmeden önce söylediği şu sözler oldukça düşündürücüdür: “Bu, bizim başımıza gelenler ekmek kapımız, koruyucumuz ve asırlar boyu efendimiz olan Osmanlı Devletine karşı işlediğimiz günahların, giriştiğimiz isyanların ilahî bir cezasıdır.”
İsyanda eleştirilecek temel nokta Osmanlı Devleti’nin Çanakkale, Makedonya, Kafkasya vb. cephelerde küfür ehli ile çarpışırken Şerif Hüseyin ve oğullarının İngilizlerin vaadlerine aldanıp saltanat hırsına kapılmaları, müslümanların hâmîsi durumundaki Osmanlı Devleti’ne zarar vermeleridir. Böylece İttihad-ı İslam (İslam Birliği) yara almış, Osmanlıların bölgedeki 400 yıllık hakimiyeti son bulmuş, Ortadoğu’daki huzur ve istikrar sona ermiş; Araplar arasında yıllarca sürecek olan ihtilaflar baş göstermiş, Ortadoğu meselesi kanayan bir yara olarak günümüze kadar gelmiştir.
Sonuç olarak söylemek gerekir ise: İslam’ın bayraktarlığını yapmış iki necip milletin “Mü’minler birbirleriyle ancak kardeştirler.” (Hucurat, 49/10), “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılmayın, ayrılmayın” (Al-i İmran, 3/103) ayet-i kerimeleri gereğince yeniden el ele verip Allah’ın ve Rasulünün istediği bir şekilde vahdeti (birlik-beraberlik) yeniden inşa etmelidirler. Bu sayede Batılı emperyalistlerin yıllardır İslam dünyası üzerinde kurdukları tahakküm ve yaptıkları zulümlerden korunalım. Geçmiş, geçmişte kalmıştır. Aslolan geçmişten ders/ibret alıp asr-ı saadetteki İslam kardeşliğini yeniden tesis etmektir.
kaynak:mehmet deri araştırma..alıntıdır..
|