|
Administrator
Üye Grubu : O Bir Klas
Yas : 24
Nerden :
Kayit Tarihi : 24 Şubat 2007, 14:23:30
Mesaj Sayisi : 3148
Konu Sayisi : 473
Üye No : 15
Rep Gücü : Rap 45
Offline
|
 |
« : 07 Kasım 2007, 13:20:15 » |
|
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla!
1. Şüphesiz ki, biz sana Kevser’i verdik.
Kevser kelimesi, "çokluk" anlamına gelen "kesret" kökünden türemiş bir sıfat olup çoklukta en uç noktayı ifade etmektedir. Buna göre kevser, "gayet çok", "pek çok" anlamına gelmektedir. Bu ayette, "bitmez tükenmez nimetler ve sonsuz bolluk" anlamında kullanılmıştır.
Sûrenin tarihi arka planında açıkladığımız gibi, o zamanki şartlar göz önüne alınırsa, düşman, Rasulullah (s.a.v.)’in her bakımdan kötü durumda olduğunu zannediyordu. Onlara göre Rasûlullâh (s.a.v.) kavminden kesilmekle çaresiz kalmış, ticareti mahvolmuş, ismini devam ettirebilecek erkek çocuğu kalmamış, yanında sayılı birkaç kişiden başkası yer almamış, değil Mekke’de, bütün Arabistan’da kulak asılmayan bir dava edinmişti. Onun için Kureyşlilere göre Rasûlullâh (s.a.v.)’in kaderi, bu davada başarısız olmak ve öldükten sonra da hatırlanmamaktı. Bu şartlar altında Yüce Allâh tarafından “Biz sana Kevser verdik” buyurulmuştur. Buradan kendiliğinden şu anlam çıkmaktadır: “Muhaliflerin zannediyorlar ki, sen mahvoldun. Sana daha önce verilen nimetlerden de mahrum olduğunu düşünüyorlar. Ama gerçek şu ki, biz sana sınırsız iyilik ve sayısız nimetler bağışladık.” Bu nimetler arasında Rasûlullâh (s.a.v.)’in sahip olduğu sayısız ahlâkî faziletler de vardır. Bunun içine peygamberlik, Kur’ân, ilim ve hikmet gibi büyük nimetler de girer. Bu, tevhid ve hayat nizamı nimetine de şamildir. Bu nimet, herkesin anlayacağı, akıl ve fıtrata uygun, bütün dünyaya yayılabilecek özellikteki evrensel usûlleri de içerir. Bu, Rasûlullâh (s.a.v.)’in şanının yükseltilmesini de kapsamaktadır. Bundan dolayı Rasûlullâh (s.a.v.)’in mübarek ismi 1400 seneden beri dünyanın her köşesinden yükselmektedir ve kıyamete kadar da yükselecektir. Bu, Rasûlullâh (s.a.v.)’in davetinin evrensel bir ümmet meydana getirmesine ve bu ümmetin, hak din İslâm’ın bayraktarı olması nimetine de şamildir. Bu nimetin içinde, temiz ve yüksek ahlâkta insanların diğer ümmetlerden çok olması da vardır. O ümmet, bozuk halde iken bile diğer bütün ümmetlerden daha çok iyilik taşıyacaktır. Bunda, Rasûlullâh (s.a.v.)’in, hayattayken davetin başarısını görmesi nimeti de vardır. Onun meydana getirdiği cemaat bütün dünyaya hakim olmaya muktedirdi. Bunda, Rasûlullâh (s.a.v.)’in erkek çocuktan mahrum olmasına rağmen düşmanın zannettiğinin tersine, bu dünyada izinin kalması nimeti de şamildir. Allâh, müslümanları onun manevi evlatları yaparak kıyamete kadar isminin yükselmesini sağlamıştır. Ayrıca kızı Fâtıma’dan da cismanî evlat bağışlamış ve böylece neslinin bütün dünyaya yayılmasını sağlamıştır. Bu evlatların sahip olduğu şeref, Rasûlullâh (s.a.v.)’e nispet edildiklerinden dolayıdır.
Bütün bunlardan başka, Yüce Allâh, Peygamber (s.a.v.)’e mahşer alanında kevser havuzunu ve cennette kevser nehrini de ihsan edecektir. Bu ikisi hakkında çok hadis rivayet edilmiştir. Bu hadisler o kadar çok kişiden nakledilmiştir ki doğrulukları hakkında en ufak bir şüpheye bile mahal yoktur.
Kevser havuzu hakkında Rasûlullâh (s.a.v.)’in açıklamaları özetle şöyledir:
a) Kıyamet günü herkesin susadığı o zor şartlarda Rasûlullâh (s.a.v.)’e Kevser havuzu verilecektir. Rasûlullâh (s.a.v.), bu havuzdan ümmetine su içirecektir. Oraya önce Rasûlullâh (s.a.v.) varacak ve havuzun başına geçecektir. Rasûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Ümmetim o havuzun başında toplanacaktır.” (Müslim); “Ben, o havuza sizden önce ulaşacağım.” (Buhârî ve Müslim). Rasûlullâh (s.a.v.) bir defasında Ensâr’a şöyle buyurdu: “Siz benden sonra bencillik ve akrabayı kayırma ile karşı karşıya kalacaksınız. Kevser havuzu başında benimle buluşana kadar sabredin” (Buhârî ve Müslim); Ebû Berze’ye sormuşlar: “Siz havuz hakkında Rasûlullâh (s.a.v.)’den bir şey duydunuz mu?” O da cevap vermiş ve “Bir değil, iki değil, üç değil, dört değil, beş değil pek çok defa duydum. Onu yalanlayanlara Allâh onun suyunu nasip etmesin!” demiştir. (Ebû Dâvûd). Ubeydullâh b. Ziyâd, havuz hakkındaki rivayetleri yalan kabul ediyordu. Hatta o, Ebû Berze, Berâ b. Azib ve Aziz b. Amr’ın bütün rivayetlerini yalanlamıştı. Sonunda Ebû Sebre ona, üzerinde Rasûlullâh (s.a.v.)’in: “Bilin ki, sizinle buluşmam havuz başında olacak” sözünün yazılı olduğu ve Abdullâh b. Amr bin As’tan duyarak naklettiği bir yazı göstermiştir.
b) Kevser havuzunun uzunluğu hakkında çeşitli rivayetler vardır. Bunların bazısında Medîne’yle San’a (Yemen’in başkenti); bazısında Eyle’yle (İsrail’in bugünkü Eylat limanı) San’a; bazısında ise Eyle’yle Amman arası kadar olduğu bildirilmektedir (Buhârî ve Müslim). Genişliği ise Eyle ile Cuhfe arası kadardır (Müslim).
c) Kevser havuzunun suyu cennetteki Kevser nehrinden iki oluk halinde gelecektir. Rasûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Havuza cennetten iki oluk akıtılacaktır.” (Müslim); “Cennetin Kevser nehrinden bir kol, bu havuz tarafına akıtılacaktır” (Ahmed).
d) Kevser havuzunun suyu, sütten (bazı rivayetlere göre gümüşten, bazılarına göre de kardan) daha beyaz, buzdan daha serin, baldan daha tatlı ve miskten daha hoş kokulu olacaktır. Kevser havuzunun çevresinde gökteki yıldızlar kadar çok ibrik bulunacaktır. Bu havuzdan bir defa su içen hiçbir zaman susamayacaktır. Bundan mahrum kalan da hiç bir zaman susuzluğunu gideremeyecektir. Bütün bunlar, başta Buhârî ve Müslim olmak üzere çeşitli hadis kaynaklarında bildirilmektedir.
e) Rasûlullâh (s.a.v.), kendi devrindeki müslümanları tekrar tekrar uyararak kendisinden sonra sünnetini terk edip bidatler çıkaranların bu havuzdan uzaklaştırılacağını ve bu havuza gelmelerine izin verilmeyeceğini bildirmiştir. Rasûlullâh (s.a.v.), havuzundan uzaklaştırılan bu kimseler hakkında şunları bildirmektedir: “Ben diyeceğim ki bunlar benim ashabımdır. Bana şöyle cevap verilecek: ‘Sen bilmiyorsun, onlar senden sonra neler yaptılar.’ Ondan sonra ben de onları defederek uzaklaşmalarını söyleyeceğim.” (Buhârî ve Müslim)
Kevser havuzu hakkındaki rivayetler, elliden fazla sahabe tarafından nakledilmektedir.
Kevser nehri hakkında da birçok rivayet vardır. Bunlardan biri, Enes (r.a.)’ın naklettiği şu hadistir: “Miraç esnasında, çevresinde içi boş dev incilerden yapılmış binaların olduğu bir nehir gördüm. Cebrail’e: ‘Bu nedir?’ diye sordum. Cebrail: ‘Bu, kevserdir’ diye cevap verdi (Buhârî ve Müslim).
Yüce Allâh, Peygamber (s.a.v.)’e verdiği bazı nimetleri hatırlattıktan sonra, onu şu cümleyle şükretmeye yönlendiriyor;
2. Şu halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.
Rabbimiz, bir önceki ayette Sevgili Peygamberimize pek çok nimet verdiğini bildirmişti. Şimdi ise, bunlara karşı nasıl teşekkür etmesi gerektiğine özetle değiniyor. Namaz kılmasını ve kurban kesmesini emrediyor.
Ayette geçen namazla neyin kastedildiği konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, bunun beş vakit namaz olduğunu, bazıları kurban bayramı namazı olduğunu, bazıları ise mutlak anlamda namaz olduğunu savunmuştur.
“Venhar” kelimesinin anlamı da aynı şekilde ihtilaflıdır. Bazılarına göre bu, namazda elleri bağlamak, bazılarına göre namazda elleri kaldırarak tekbir getirmek, bazılarına göre ise kurban kesmektir. Kuvvetli olan görüş de budur.
Bize göre ayette vurgulanan husus, belli bir namaz ve belli bir kurban olmayıp namaz ve kurban gibi ibadetlerin yalnızca Allâh’a, bütün nimetlerin sahibine özgü kılınması, yalnızca Rabbe ibadet edilmesidir. "De ki: Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allâh içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Böyle emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim." (En’âm: 162-163) ayetleri de bu noktayı vurgulamaktadır.
Yüce Allâh, bu ayette dünya ve ahirette sayısız nimetin sahibi olan Peygamber (s.a.v.)’in bu nimetlerin şükrünü eda etmek üzere sadece Allâh için namaz kılıp kurban kesmesini emretmiş; böylece putlar için kurban kesen müşriklerin çok ilahlı inancının silinip yerine tevhid inancının yerleştirilmesini ve kesilen kurbanlar sayesinde sosyal yardımlaşmanın sağlanmasını amaçlamıştır.
Rabbimiz, Peygamber (s.a.v.)’i şükre teşvik ettikten sonra, verdiği bir başka nimeti bildirmek üzere şöyle buyuruyor;
3. Asıl soyu kesik olan, senden nefret edendir.
Rasûlullâh (s.a.v.)’den nefret edip ona düşmanlık edenler, asıl soysuzlardır, soyu kesik olanlardır.
Ayette geçen ebter kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Herhangi önemli bir iş, Allâh’ın adıyla başlanmadığı takdirde ebterdir.” Yani; başarıyla sonuçlanmaz, sonu da iyi olmaz. Başarısız insana da ebter denir. Vasıta ve imkândan mahrum olana da ebter denir. Bir şahsın iyilik ve hayırdan yana payı kalmamışsa buna da ebter denir. Bir kimse akraba, aile ve ona yardımcı olanlardan ilişkiyi keserek yalnız kalmışsa ona da ebter denir. Bir kimsenin erkek çocuğu yoksa veya ölmüşse onun için de ebter kullanılır. Çünkü çocuğunun ölümünden sonra ismini sürdürecek kimse kalmamıştır. Kureyş kafirleri, bütün bu anlamlarda Rasûlullâh (s.a.v.)’e ebter diyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allâh şöyle buyurdu: “Ey Nebi! Sen ebter değilsin, asıl ebter senin düşmanlarındır.”
Bu, sadece kafirlerin söylediklerine bir karşılık değildir. Kur’ân-ı Kerîm’in önceden bildirdiği ve harfiyen doğru çıkan bir gerçektir. Önceden bildirilen bu haber ispatlanana kadar herkes Rasûlullâh (s.a.v.)’i ebter zannediyordu. Hiç kimse, sadece Mekke’de değil, Arabistan’da da meşhur ve başarılı olan Kureyş’in nasıl ebter olabileceğini düşünemiyordu. Onlar, mal, mülk ve evlat nimetlerinin yanı sıra bütün ülkede yardımcılara da sahiptiler. Ticaret onların elindeydi. Hac nizamını onlar yönettiği için Arabistan’ın bütün kabileleri üzerinde etkileri vardı. Birkaç sene geçmeden bütün bu durum tersine döndü. Ahzâb savaşında (Hicrî 5), Kureyş ve pek çok Arap ve Yahudi kabileleri Medîne’ye hücum ederek Rasûlullâh (s.a.v.)’i kuşattılar. Müslümanlar, şehir çevresinde hendek kazarak kendilerini korumaya mecbur kaldılar. Ama üç seneden kısa bir süre sonra (Hicrî 8), işte bu müslümanlar, Rasûlullâh (s.a.v.)’in önderliğinde Mekke’ye hücum ettiklerinde artık Kureyşlilere yardım edecek hiç kimse kalmamıştı. Onlar çaresizlik içinde teslim olmuşlardı.
Ondan sonra bir sene içinde bütün Arabistan Rasûlullâh (s.a.v.)’in eline geçmişti. Ülkenin her köşesinden kabilelerin heyetleri gelerek bey’at etmişlerdi. İslâm’ın düşmanları böylece çaresiz kalmışlardı. Daha sonra onların izleri öyle kaldırılmıştı ki, soyları devam etmesine rağmen bugün hiç kimse, Ebû Cehil, Ebû Leheb, As b. Vâil ve Ukbe b. Muayt gibi İslâm düşmanlarının soyundan gelenleri bilmez. Bilseler de, hiç kimse kendisini onlara nispet etmez. Rasûlullâh (s.a.v.)’in nesli ise, bugün bütün dünyada devam etmektedir. Milyonlarca müslüman her zaman, Rasûlullâh (s.a.v.)’e bağlı olmakla iftihar eder. Binlerce insan, sadece Rasûlullâh (s.a.v.)’e değil, onun ashabının ailesine mensup olmayı da iftihar vesilesi kabul eder. Bazısı seyyiddir, Hz. Ali’nin soyundandır. Bazıları Abbâsî, bazıları Hâşimî, kimisi Sıddîkî, kimisi de Fârukîdir. Bazıları Osmânîdir. Kimisi Zübeyrîdir. Kimisi de Ensârîdir. Ama ismi Ebû Cehil veya Ebû Leheb olan ya da bunlara nispet edilen bir kimse görülmez. Tarih de ispatlamıştır ki, asıl ebter Rasûlullâh (s.a.v.) değil düşmanlarıydı ve şimdi de asıl ebter yine Rasûlullâh (s.a.v.)’in düşmanlarıdır.
Son olarak bu sûrenin, Rasûlullâh (s.a.v.)’in yolunu izleyen, inanç ve kararlılığını devam ettiren mü’minler için de dolaylı olarak bir müjde olduğunu belirtelim.
SONUÇ
Müslümanlar, ellerindeki iman nimetinin kıymetini bilmelidirler. Bizler, insanlığın efendisinin takipçileriz. Onu tanımayanlar ne derse desinler, biz onların karşısında boynu bükük olamayız. Çünkü biz soyluyuz ve şerefliyiz; onlar ise soysuz…
O halde ey müslüman! Onların yolundan gitme, onlara özenme ve onlara benzeme! Aksi takdirde sen de onlar gibi soysuz olursun! Ve gün gelir, onlar gibi "Keşke toprak olsaydım da bunlar başıma gelmeseydi" dersin!
O halde ey müslüman! Peygamberinin yolunu adım adım takip et! İçinle dışınla ona benzemeye çalış! Çalış ki, kevser başında onunla buluşabilesin!
Üzerindeki nimetleri düşün ve Allâh’a O’nun istediği şekilde teşekkür et! Teşekkür et ki, nankör olmayasın!
Açıklamalarımıza Rasûlullâh (s.a.v.)’in soyunun kesik olmadığını ve sevenlerinin her zaman olacağını bildiren bir hadisle son verelim:
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Rasûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Muhammed’in hayatı elinde olana yemin ederim ki, beni göremeyeceğiniz bir gün gelecek. O gün, beni aralarında görmek Müslümanlar için ailelerinden ve mallarından daha sevimli olacaktır."
|