Üye Girisi Yapmamissiniz Ya Da Zaten Bir Klas En Klas Forum Sitesi Üyesi Degilsiniz. Forumlardan Yararlanabilmek Için Üye Olmalisiniz. Lütfen Buraya Tiklayarak Ücretsiz Üye Olunuz.
  Klas En Klas Forum Sitesi > Dini Konu ve Paylaşımlar > İslam ve İnsan > Genel Konular (Moderatörler: TURKUAZ, huzur sokağı) > Siyasal İslam
Konu Bilgileri Kisayollar
Konu Basligi Siyasal İslam
Cevaplar 4
Önceki Önceki Konu
Görüntüleyenler0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Görüntülenme 83
Sonraki Sonraki Konu

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Siyasal İslam  (Okunma Sayısı 83 defa)
02 Mart 2008, 16:06:00
koca_türk
Ziyaretçi
« : 02 Mart 2008, 16:06:00 »



SİYASAL İSLAM


Siyaset kavramı, günümüz siyaset literatüründe, genellikle kamu düzeni için gerekli ve uygun kararların alınması ve uygulanması şeklinde tanımlanmaktadır. Hz.Peygamber’in siyasi faaliyetlerinin muhtevasının tayininde bu tarifin yeterli ve açıklayıcı olduğunu düşünüyoruz. Binaenaleyh, bu yazıda Hz.Peygamber’in siyasi uygulamalarından söz ederken, kendimizi esas itibarıyla onun kamuyu ilgilendiren faaliyet ve tasarruflarıyla sınırladığımızı belirtmeliyiz. Medine’de bir “resul devlet başkanı” olarak gerçekleştirdiği Medine Sözleşmesi’nin hazırlanması, kabilelerle yapılan antlaşmalar, hasım ilan edilen kabilelere karşı gazve ve seriyyeler düzenlenmesi, adaletin ikamesi, beytu’l-malin kullanımı, bu kapsamda üzerinde durulacak hususlar olacaktır.

Hz.Peygamber’in siyasi faaliyetleri ve ahlakı etrafında çok geniş bir literatürün teşekkül etmiş olduğu bilinen bir gerçektir. Onun siyasi faaliyetlerini ele alırken yer yer ahlakına, ahlakını ele alırken de bazı siyasi uygulamalarına temas eden çalışmaların sayısı az değildir. Bununla birlikte, münhasıran siyasi faaliyet ve uygulamalarının “ahlak nokta-i nazarından değerlendirildiği veya bir diğer deyişle siyasi uygulamalarıyla gerek Kur’an’da yer alan gerekse kendisi tarafından dile getirilen ahlaki prensiplerin örtüşme keyfiyetinin sorgulandığı müstakil bir çalışmaya tesadüf edilememesi ilginçtir. Böyle bir çalışma, hiç şüphe yok ki, öncelikle ahlak ve siyaset felsefesi üzerinde yoğunlaşan mütehassıslardan beklenir. Mamafih, böyle bir beklentinin varlığı, herhalde Hz.Peygamber’in hayatıyla ilgilenen bir tarihçinin de mesele üzerinde zihin yormasına mani değildir. İşte bu kabulden hareketle, makalemizde, işaret edilen konuyu, bütün teferruatıyla olmasa da, yukarıda sıraladığımız hususları öne çıkarmak suretiyle ele almak istiyoruz.
Risaletin Mekke dönemi topluca gözden geçirildiğinde, Hz.Peygamber’in üç ana mesele üzerinde odaklandığı görülür. Bunlardan ilki, şirkin ortadan kaldırılarak bunun yerine Allah’ın birliği (tevhid) inancının yerleştirilmesidir. Cahiliye tarihine aşina olanlar yakinen birlirler ki, o dönem Arapları –Kur’an’da da açıkça belirtildiği gibi-(Müminun 23/84-89, Zuhruf 43/9, Lokman 31/25, Ankebut 29/61-63, Zümer 39/38) – “Yüce Yaratıcı” olarak Allah’a inanmakla birlikte, esasen çok tanrılı bir yapı mevcuttu. Bu yapıda asıl önemli olan husus, Allah dışındaki ilahlara imanın, Allah’a imanı gölgede bırakarak, kutsallık alanının işgal etmiş olmasıdır. Bu şekilde kutsallığın bölünmesi ve yaygınlaşması nedeniyle din alanında istismar ve yozlaşmanın artması kaçınılmazdı, nitekim de öyle oldu. Hicaz bölgesinde milattan önce iki binli yıllarda Hz.İbrahim tarafından temelli atılan “Allah’ın dini’nin (Haniflik) yerini, Hz.Peygamber risalet görevine başladığı sırada Allah’tan ziyade putları, kabilesel gelenekleri ve bunlar üzerine örgülenen mitolojileri kutsallaştıran “atalar dini” almış bulunuyordu. Bir diğer deyişle, “dini” kavramının ilahi içeriğinin boşaldığı, buna karşılık iyisiyle kötüsüyle gelenek ve örflerin dinileştiği ve dolayısıyla da ilahi olanın unutulduğu veya özünden uzaklaştırıldığı karmaşık ve kaotik bir süreç yaşanmaktaydı. Bu, öyle bir süreçti ki, “İnsanlar hangi tanrıya tapınacaklarını, hangisinden korkup hangisine sığınacaklarını şaşırmışlardı. Cahiliye toplumunun, Kur’an’da vahiy ve hikmetten mahrum, delalet içerisindeki “ümmiler” olarak nitelenmesi, işte bu sebepledir.(Cum’a 62/2)

Kur’an’dan anladığımıza göre, bu sonucun ortaya çıkmasının temel sebebi, yukarda da işaret ettiğimiz gibi, Allah’la insan arasındaki sağlıklı diyalogun kopması, buna bağlı olarak da, Allah’ın ve pek tabii olarak O’nun insan hayatı için önerdiği temel ahlaki kuralların unutulmuş olmasıdır. (Haşr 59/19) Bu durumda, söz konusu sonucu ortadan kaldırmanın yeğane yolu, yeniden Allah’ı hatırlamak ve yalnızca O’na dönmektir. İşte bu nedenle tevhid, risaletin Mekke döneminde vurgulanan temel konuların taşında yer almıştır.

Tevhidle birlikte vurgulanan ikinci konu, insanın ölümden sonra yeniden diriltileceği ve dünyadaki iradi bütün davranış ve tasarruflarından sorguya çekileceği, bu sorgu sonrasında iyi ahlaklıların (müminler, müttakiler, Salihler..) ödüllendirileceği, buna karşılık kötü ahlaklıların (kafirler, fasıklar, facirler…) ise cezalandırılacağı fikrini muhtevi bir ahiret inancı olmuştur.
Mekke döneminde, üçüncü ana konu olarak, yeryüzünün Allah’ın rızasına ve insan onuruna uygun bir beşeri hayatın gerçekleşmesini mümkün kılacak ahlaki öneriler ve uyarılara vurgu yapılmıştır. Mekki sureler gözden geçirildiğinde, gerek önceki peygamberlere ve toplumlara ait kıssalar aracılığıyla gerekse doğrudan tavsiyeler şeklinde, ahlaki kural ve ikazlara ne kadar sıklıkla yer verildiği açıklıkla görülür. Ahlak konusunda Kur’an’ın vermek istediklerinin büyük ölçüde Mekke döneminde tamamlandığını, Medine döneminde, ayrıntı ve uygulama dışında pek bir ilavenin olmadığını söylemek herhalde yanlış olmaz.

Hz.Peygamber’i Mekke dönemindeki faaliyetlerine bakarak “merkezinde tevhidin yer aldığı ahlaki bir ıslah hareketinin öncüsü” şeklinde tanımlamak, yanlış olmaz. Zaten o da, “Ahlaki güzellikleri tamamlamak üzere gönderildim” diyerek, misyonunu bu şekilde tanımlamış değil midir? Doğrusu, Mekke döneminde Müslüman olanların kompozisyonuna baktığımızda, özellikle adaleti en çok muhtaç olan mustazafların (yoksullar, azaldılar, köleler…) Hz.Peygamber’in davetini kabul edenler arasında ilk safta yer almaları, onların da risaleti, kendi mağduriyetlerine çözüm sunan tevhid merkezli bir ahlaki ıslah hareketi olarak algıladıklarını göstermektedir. Buna karşılık, güç ve serveti elinde bulunduran kesim (Kureyş kabilesinin önde gelenleri), putlara ve özellikle de sosyal adaletsizliğin nedeni olan servet sahiplerine yönelttiği sert tenkitlerin ardından Hz.Peygamber’i, Haşimoğullarının kendisine verdiği desteği de dikkate alarak, nübüvvet iddiasıyla, özünde Mekke’de iktidarı ele geçirmeyi amaçlayan bir siyasi planın lideri olarak algılamışlar, bu nedenle de, onu durdurmak için, başka öneriler yanında, servet veya şehir yönetiminde yer almayı da teklif etmişlerdir.

Oysa Hz.Peygamber için asıl hedef, vazgeçirmeye çalıştıkları bu misyonun yerine getirilmesi idi. İktidar, bu amaca ulaşmakta bir araç vazifesi görebilecekse kabul edilmeye değerdi. Bu olmadığı içindir ki, sözü edilen teklifleri, hiçbir şekilde dikkat almamıştır. Onun bu tür tekliflere karşı verdiği cevap gayet iyi bilinmektedir. “..Güneşi sağ elime, Ayı da sol elime soysalar, bu davamdan yine de vazgeçmem..”

Hz.Peygamber’in bu davranışı, iktidar-din ilişkisi açısından bakıldığında, risalet vazifesine bağlılığındaki sakadaki yanında, iktidar nimetleri uğruna temel değerler üzerinde pazarlık yapılamayacağını göstermesi bakımından da son derece önemlidir. O, kendisi iktidar uğruna dini istismar etmediği gibi, başkalarının da verecekleri siyasi destek karşılığında kendi adından veya dinden nemalanmalarına izin vermemiştir. Bunun en çarpıcı misali, Mekke döneminin sonlarına doğru Müslümanların zorda olduğu, tebliğin tıkanma noktasına geldiği ve her halükarda dışarıdan acil desteğe ihtiyaç hissedildiği bir zamanda “Müslüman olur sana biat ederiz. Yalnız Allah seni muhaliflerine galip kıldığında, iktidarın senden sonra bize ait olacağına dair söz isteriz.” diyen Amir b.Sa’saa oğullarının bu talebini, yönetimin kime verileceğini takdirin kendisine değil, Allah’a ait olduğunu söyleyerek geri çevirmesidir.
Bu örnek bize, Hz.Peygamber’in “oportünist” (Günlük ve şahsi menfaatler peşinde koşan ve bu arada her türlü vasıtadan istifade etmekten kaçınmayan, kökten değil, geçici çözümlere yönelme taraftarı) bir kişiliğe sahip olmadığını göstermektedir. Öte taraftan, Hz.Peygamber, iktidar konusunda bir kabileye ayrıcalık tanıdığında, böyle bir tasarrufun, asabiyet üzerine kurulu kabileciliğin en yaygın ve en etkin biçimde mevcut olduğu bir coğrafyada, bu anlayışı ortadan kaldırmak için inanç ve değerler birliği etrafında inşa etmeye uğraştığı “müminler topluluğu”nu kısa sürede dağıtabileceğini de kestiriyor olmalıdır. Ne var ki, Hz.Peygamber’in uygulaması bu şekilde olmasına ve kendisinden sonra yönetimin hangi kabile veya hangi şahıs tarafından üstlenileceğine dair herhangi bir beyanda bulunmamak suretiyle son nefesine kadar bu uygulamasına sadık kalmasına rağmen, sonraki Müslüman nesiller, yönetimi onun adına Kureyş kabilesine veya Ehl-i Beyt’e tahsis etmede bir besi görmemişlerdir. Hz.Peygamber’in uygulamalarının ruhu kavranmadan kendisine nispet edilen sözler birtakım meselelerin hallinde yeterli kabul edilince, sonunda endişesi tahakkuk etmeye başlamış ve İslam dünyasında en büyük ve en derin bölünme, “iktidar” kavramı etrafında gerçekleşmiştir.

Mekke döneminin on üç yıllık tecrübesi, Hz. Peygamber’i yalnızca ahlaki ilkeleri duyurmanın yeterli olmadığı, bunların işlevsel olabilmesi için birtakım dünyevi müeyyide ve düzenlemelerin elzem olduğu, bunun için de iktidar erkinden yararlanmak veya buna sahip olmak gerektiği kanaatine ulaştırmış olmalıdır.
Hz. Peygamber’in Mekkeli Müslümanlarla birlikte Medine’ye hicreti, onun hayatında yeni bir safhanın başlangıcı olmuştur. Onun siyasi kimliği asıl bundan sonra tezahür etmeye başladı. Mekke’de yalnızca tebliğde bulunan ve teşkil ettiği ilk “müminler topluluğu” nun eğitimi, iç dayanışması, baskılar karşısında sabır tavsiye ederek varlığını koruması için uğraş veren Hz. Peygamber, Medine’de “resul” niteliğini muhafaza etmesi yanında bir de kamuyla ilgili kararlar alıp uygulamalarda bulunan bir siyasi önder konumunu elde etti.
Hz. Peygamber, Medine’ye geldiğinde kendisini oldukça sorunlu ve karmaşık bir ortamın içerisinde buldu. Her şeyden önce şehirde bölünmüş bir sosyal yapı mevcuttu. Medine’de sosyal bölünmüşlüğe bağlı olarak siyasi parçalanma had safhada idi. Asabiyet anlayışının beslediği bu parçalanma içinde sürüp giden çatışmaların can kaybı, yaralanma, yapma ve talan şeklinde sosyal ve iktisadi yapıda meydana getirdiği tahribat ve yıkımı tahmin etmek zor değildir. Bütün bunlara, bir de imanları uğruna evlerini barklarını, işlerini ve aşlarını geride bırakarak gelmiş olan Mekke2li muhacirlerin içinde bulundukları sıkıntılar ilave edilmelidir.
Her şeye rağmen, bu şartlarda Hz. Peygamber’in hicreti hem kendisi hem de Medineliler için gerçek manada bir şanstı. Çünkü Medineliler, içlerine herhangi bir insanı değil, temel vazifelerinden biri, haksız çatışmaların ve zulümlerin ifsat ettiği yeryüzünde hasım insanlar/topluluklar arasını ıslah etmek ve barışı hakim kılmak olan bir önderi (Hud 11/88) kabul etmiş bulunuyorlardı. Diğer taraftan, Hz. Peygamber de, tam da barışa muhtaç ve üstelik kısa süre önce yaşanan Buas savaşında, hayatta kalsalardı kendisine şiddetle muhalefet etmeleri muhtemel çok sayıda ileri gelenini yitirmiş Medine’de ciddi bir siyasi rakiple karşılaşmaksızın, siyasi otoriteyi ele geçirme imkanına kavuşmuş durumdaydı.
Moderatöre Bildir   Logged
02 Mart 2008, 16:09:03
koca_türk
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : 02 Mart 2008, 16:09:03 »

Hz. Peygamber, Medine’de mevcut şartlar içerisinde barışı yerleştirmek için merkezden çevreye doğru genişleyen halkalar şeklinde birbirini tamamlayan üç temel icraati gerçekleştirdi. Bunlardan ilki, Medineli Müslümanlar (ensar) ile Mekkeli muhacirler arasındaki muahat (kardeşleştirme) uygulaması idi. O, bununla, bir taraftan muhacirlerin göçten kaynaklanan sıkıntıları hafifletirken, diğer taraftan asabiyet ruhunun parçaladığı ve kan davaları yüzünden aralarındaki nefretin derinleştiği müşrik kabilelere, İslam dininin farklı kabilelerden insanları, kan bağını aşarak Allah’a iman ve temel ahlaki değerler etrafında nasıl birleştirdiğini ve aralarında nasıl bir ülfet (kaynaşma) meydana getirdiğini göstermekteydi. (Ali-İmran 3/103 Keza bu uygulama, Kureyş’in soylu gençlerinden Hamza b. Abdulmuttalib ile azaldı Zeyd b. Harise, önde gelen Hazrecli simalardan Ebu Ruveyha ile İran asıllı azaldı Selman’ın kardeşleştirilmesi örneklerinin de açıkça gösterdiği üzere, cahiliye zihniyetinin tamamen yabancısı olduğu ve asla kabullenmediği kölelikten kurulmuş bir azaldı bir hür bir insanın mutlak eşitliği anlayışının yerleşmesi açısından da önemli bir kilometre taşı olmuştur.

Hz. Peygamber’in Medine’de barışın sağlanması için attığı ikinci adım, bütün gruplar arasında çatışma yerine barış içerisinde yaşamayı mümkün kılacak bir ‘bir arada yaşama modeli’nin oluşmasına öncülük etmesidir. Bu modelin esaslarını muhtevi belge, Türkçeye Medine Anayasası, Medine Sözleşmesi, Medine Vesikası, Saldırmazlık Andlaşması gibi farklı şekillerde aktarılmıştır. Adı her ne olursa olsun, bu belge, her şeyden önce kamuyla ilgili son derece ciddi bir düzenlemede Hz. Peygamber’in bir siyasi önder olarak sahip olduğu vizyonu ve bu vizyonun Kur’ani muhtevayla bilhassa ahlak nokta-i nazarından ne derecede örtüştüğünü anlama fırsatını sağladığı için önemlidir.

Sözleşmenin hazırlanması safhasında bütün grupların iştirakinin sağlanması, kendileriyle istişare edilmesi, grupların tek tek adları sayılmak suretiyle sosyal varlıkların kabul edilmesi; Hz. Peygamber’in siyasi anlayışı hakkında önemli ipuçları vermektedir. Fakat en az bunun kadar önemli olan bir başka husus, bir siyasi belgede ma’ruf, takva, ahde vefa, dayanışma, ıslah, zulmü engelleme, suçluyu himaye etmeme, özellikle de adalet gibi ahlaki kavram ve ödevlere yapılan vurgudur.

Hz. Peygamber, merkezden çevreye doğru barışı hakim kılma niyeti istikametinde üçüncü adım olarak, Medine’yi çevreleyen ve henüz Müslüman olmamış kabileler arasında barışı hakim kılmak için harekete geçmiş ve bu maksatla Damraoğulları, Gıfaroğulları, Cuheyneoğulları, Mudlicoğulları, Adiyoğulları gibi kabilelerle antlaşmalar yapmıştır. Bu antlaşmalara dair metinler gözden geçirildiğinde, bunlarda can ve mal emniyetinin sağlanması yanında, her türlü haksızlığa ve zulme birlikte karşı konulacağının ve yapılan antlaşmalara sadık kalınacağının taahhüt altına alınmış olduğu görülmektedir. Antlaşmaların yapılmasında Hz. Peygamber’in Kureyş’e karşı müttefik bir cephe oluşturma stratejisinin rolü olduğu şüphesizdir. Bununla birlikte, metinlerdeki ahlaki vurguları ve Hz. Peygamber’in bu süreçte hasım kabileleri barıştırmak için harcadığı çabaları göz önünde bulundurursak, söz konusu antlaşmaların yapılmasında onun “yeryüzünde ifsad yerine ıslahı gerçekleştirme” şeklindeki ahlaki sorumluluğunun da bir o kadar etkili olduğunu düşünmemiz pekala mümkündür.

Buraya kadar verilen bilgiler Hz. Peygamber’in barışı yerleştirme ve yaygınlaştırmayı siyasi olduğu kadar ahlaki bir sorumluluk olarak da değerlendirdiğini ortaya koyuyor olmakla beraber, onun yirminin üzerinde gazve ve onlarca seriyye düzenlemiş olmasını nasıl anlamlandıracağız? Ya da Batılı eleştirmenlerin ifadesiyle “bir peygamber, nasıl savaşçı olabilir?”

İnsan tabiatı, genelde savaştan hoşlanmaz. Hz. Peygamber de savaşın temenni edilmemesini söyleyerek, insan tabiatının bu gerçeğini dile getirmiştir. Ne var ki, insanlık tarihi boyunca maksat ve şekilleri değişik olmakla birlikte, savaşlar hep olagelmiştir. Şüphesiz bunların bir kısmı yeryüzünde fesadı yaygınlaştıran haksız savaşlardır. Bir taraf haksız bir savaşı başlattığında, buna karşı çıkmak ve savaşa katılmak, artık ahlakı korumanın bir gereği olur. Aslında Hz. Peygamber’in yaptığı da bundan başkası değildir. Daha açık bir ifadeyle, Mekke’de Kur’an’ın “zulüm” olarak nitelediği muhtelif baskıların ardından, Hz. Peygamber ve Müslümanların yurtlarından sürülmüş olmaları, kendilerine meşru ve geçerli bir savaş sebebini fazlasıyla vermekteydi.

Hz. Peygamber, Kureyş’e karşı savaşma kararı verirken, belki kısa vadede meşru müdafaa hakkını kullanmaktaydı. Ancak, uzun vadede asıl hedefi, hem kıblenin tahvili ile tevhid inancının merkezi haline gelen Kabe’yi şirkten temizlemek hem de Kureyş’in ticari gücü ve Kabe’den kaynaklanan dini nüfuzunu kırarak, Müslüman olmak için bu kabilenin tavrını gözleyen diğer Arap kabilelerinin İslam dinine girişini hızlandırmaktı. Bir başka ifadeyle, Hz. Peygamber’e göre Kureyş’le savaş, aslında davetin önündeki en güçlü ve en ciddi engelin kaldırılması uğruna girişilen bir mücadele idi. Hz. Peygamber hicretten sekiz yıl sonra Mekke’yi fethetmek suretiyle bu hedefe ulaştı. Bu süreç içinde ufak çaplı seriyyeleri bir tarafa bırakacak olursak, Mekke’nin fethi hariç müşriklerle Hz. Peygamber arasında Bedir, Uhud, Hendek gibi üç büyük savaş gerçekleşti. Bunlardan Uhud savaşının Medine’nin yanı başında, Hendek savaşının şehrin neredeyse içinde, Bedir savaşının ise Mekke’ye nispetle Medine’ye çok daha yakın bir mevki olan Bedir kasabasında vuku bulduğunu göz önüne aldığımızda, aslında savaşın taraflarından hangisinin saldırgan, hangisinin meşru müdafaa içinde olduğunu tespit etmek zor olmaz. Peki Mekke’nin fethi? Klasik kaynaklarımızda verilen bilgiler, Hudeybiye Antlaşması’nın Mekkeliler tarafından ihlal edilmesi üzerine Hz. Peygamber’in bu şehri fethetmek üzere harekete geçtiğini ortaya koymaktadır.

Hz. Peygamber’in müşriklerden başka Yahudi ve Hıristiyanlarla olan ilişkilerinde de zaman zaman askeri tedbirlere müracaat ettiğini biliyoruz. Önce, bu üç kabileden ilk ikisini, Medine’den uzaklaştırdı. Sonuncusu olan Kurayzaoğulları ilse, eli silah tutan erkekleri öldürülmek, kadın ve çocukları ise esir alınmak suretiyle tavsiye edildi. Kaynaklarda bu kabileden öldürülen erkeklerin sayısı hakkında 400’den 900’e kadar farklı rakamlar bulunmaktadır. Rakamlar ne olursa olsun, Hz. Peygamber’in askeri seferleri arasında hasım taraftan bu sayıda insanın ölümüyle sonuçlanan ilk ve tek olay, Kurayzaoğulları olayıdır. Bu noktada iste istemez şu soru akla gelmektedir: Kaynukaoğulları ve Nadiroğullarını yalnızda Medine’den uzaklaştırmakla yetinen Hz. Peygamber, Evs kabilesinin aracılığına rağmen, niçin Kurayzaoğulları için de benzer bir tavrı sergilememiş veya savaşlarda insan zayiatının en düşük sayıda kalmasını amaç edinmişken, söz konusu kabileden bu kadar insanın öldürülmesine nasıl sessiz kalmıştır?

Bu sorunun cevabını kısmen Hz. Peygamber ve Müslümanların Hendek savaşı sırasında ve sonrasında içinde bulundukları psikolojiyle Kurayzaoğullarının tutumunda aramanın yanlış olmayacağı kanaatindeyiz. Hz. Peygamber ve Müslümanların bir ölüm kalım mücadelesiyle karşı karşıya kaldığı ve Müslüman cephesinin ikiye bölündüğü bir ortamda, bu yetmiyormuş gibi bir de Kurayzaoğullarının Medine Sözleşmesi’ni aykırı olarak, Müslümanları arkadan vurmak üzere Kureyş’le işbirliği yapmaya karar vermesi, öyle anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber tarafından kelimenin tam anlamıyla ağır bir “ihanet” olarak değerlendirilmiştir. Bu sebeple Hz. Peygamber, Evs kabilesinden bazı Müslümanların Kurayzaoğullarının bağışlanmaları için yaptıkları teşebbüslere olumlu cevap vermemiş; dolayısıyla da Evsli Sa’d B. Muaz’ın Tevrat’a dayanarak verdiği hükmün uygulanması karşısında sessiz kalmayı yeğlemiştir.

Farklı bir bakış açısına göre; Kurayzaoğulları olayında Hz. Peygamber21in masumluğuna inanmanın güç olduğunu ve bu olayı aslında önceden tasarlanmış siyasi bir tedbir olarak anlamak gerekir ve bu olayda “Kurayzaların Medine’de kalması sürekli bir tehlikeydi; gitmelerine izin vermekse Hayber’deki Müslüman karşıtı entrika yuvasını pekiştirmekten başka hiçbir işe yaramayacaktı. Sadece ölüler geri dönmez. Kaldı ki katliam öbür düşmanların da cesaretini kıracaktı. Peygamber’in seçtiği çözüm yolu, tabi siyasi açıdan, en iyi çözüm yolu idi. Bu izah ilk bakışta makul gözükse de, gerek bu olayın öncesi ve sonrasındaki gelişmeleri dikkate almadan yapıldığı, gerekse Hz. Peygamber’i sırf bir siyaset adamı olarak gösterdiği için tenkide muhtaçtır. Hz. Peygamber’in iyi bir siyaset stratejisti ve uygulamacısı olduğu doğrudur. Ancak, Hz. Peygamber, fırsatçı bir siyasetçi olarak hareket etseydi, Kurayzaoğullarının başına gelenlerin, daha önce Kaynuka ve Nadiroğullarının da başına gelmemesi için bir neden yoktu. Hatta bir yıl sonra ele geçirilecek olan Hayber’deki Yahudiler de, Kurayzaoğulları ile aynı muameleye tabi tutulur ve böylece siyasi açıdan Hz. Peygamber’i çok uğraştıran Yahudi tehdidi tamamen bertaraf edilmiş olurdu. Kurayzaoğullarının karşılaştığı muamelenin Hz. Peygamber döneminde bir benzeri mevcut değildir. O halde olaya takdir edilen cezanın tekliğini, olayın mahiyetinde aramak icap eder. Netice itibariyle şunu söylemek yanlış olmaz; Kurayzaoğulları, Hz. Peygamber’in zaviyesinden, “ahde vefasızlık” ve “ihanet” gibi insanlık tarihinin her döneminde gayri ahlaki ve çok büyük suç sayılan fiilleri işlemiş bir topluluk olarak görülmüştür. Böyle bir suç için tayin edilen ceza da tabiatıyla hafif olmamıştır. Bu hususta dikkatimizi celbeden bir husus, Kurayaoğullarına uygulanan cezanın ardından Hz. Peygamber’e yönelik aleyhte bir söz veya ifadenin kaynaklara yansımamış olmasıdır. Bu durum bize, o günün cari ahlak ve hukuk-örf anlayışı çerçevesinde söz konusu olayın çok da anormal karşılanmadığını, Hz. Muhammed (sav)’de ahlaki hiçbir kusur görülmediğini göstermektedir.

Hz. Peygamber’in Hristiyanlara yönelik askeri seferlerine gelince, bunlar Mute ve Tebük seferleri olup, Medine döneminin sonlarına tekabül eder. Hz. Peygamber, bundan önce gerek Habeşistan gerekse Necran Hristiyanları ile gayet iyi ilişkiler kurmuştu. Bununla birlikte, Hz. Peygamber’in Hicaz’da tedrici olarak güçlenmesinin, özellikle de Mekke gibi o günün dünyasında uluslar arası üne sahip bir ticaret kentini fethetmesinin ardından Arap yarımadasının kuzeyinde, özellikle de Suriye topraklarında yaşayan ve Bizanslılara tabi olan Hristiyan Arap kabilelerini, bu arada tabii ki Bizanslıları da, rahatsız ettiği kesindir. Bu sebepledir ki onlar, Müslümanların ne maksatla olursa olsun, bu bölgeye girmelerini engellemek istemişlerdir. Nitekim, Hz. Peygamber tarafından Hudeybiye Antlaşması’ndan hemen sonra bölgeye gönderilen on beş kişilik bir tebliğ heyetinin tamamı, Zatu Atlah denilen yerde oka tutularak öldürülmüştür. Hz. Peygamber, gerek bu olaya neden olanları cezalandırmak gerekse bölgede tebliğ emniyetini temin etmek için 629’da bölgeye Mute seferini düzenlemiştir. Bundan iki yıl sonra, bu sefer Bizanslıların büyük bir orduyla Medine’ye saldıracakları istihbaratının alınması üzerine, muhtemel bir savaşı önlemek ve bölgede inisiyatifi ele geçirmek amacıyla, savaşa çıkmanın son derece zor olduğu yaz mevsiminde, bizzat kendisinin sevk ve idare ettiği otuz bin kişilik meşhur Tebük seferini tertip etti. Savaşın olmadığı bu sefer esnasında Tebük ve civarındaki gayr-i Müslim kabilelerle onları yıllık muayyen bir vergi (cizye) ödemeleri karşılığında can, mal ve din emniyeti konularında Müslüman devletin koruması altına alan antlaşmalar yapmış; böylece dört halife döneminde gerçekleştirilecek olan fetihler için ilk işareti vermiştir.

Bu savaşın meşru ve adil olarak değerlendirilmesinde, savaşın gerekçeleri kadar savaşan tarafların savaş esnasında veya sonrasında sergiledikleri tasarruflar da önem arz eder. Şayet taraflar ahlaki duyarlılığa sahip değil, savaşın meşru ve adil olmasını önemsemez, yalnızca siyasi çıkarlar istikametinde hareket ederlerse, o takdirde savaşın, cephede olanlar kadar cephe dışındakiler için de büyük bir yıkım ve tahribata dönüşmesi ihtimali çok yüksektir. İnsanlık tarihi bu tür savaşların yol açtığı yıkım v tahribatın acı hatıralarıyla doludur. Sami geleneğinde ele geçirilen şehirlerdeki nüfusun büyük küçük demeden tamamının katledildiği, örneğin Eski Ahit’in “Ester” bölümünde anlatıldığı üzere, Hindistan’dan Habeşistan’a kadar olan topraklara hükmetmiş olan kral Ahaşveroş’un zamanında onun izniyle Yahudilerin Azer ayının on üçüncü gününde, yani yek bir günde “Allah adına” yetmiş beş bin kişi öldürdükleri, M.Ö. 586’DA Babillilerin, M.s.70’de ise Romalıların Kudüs’ü işgal ettiklerinde şehri mabetleriyle birlikte yakıp yıkarak tamamen tahrip ettikleri, Sasani hükümdarı I.Hüsrev’in Yemen valisine, anneleri Arap asıllı bile olsa siyahi hiçbir kimseyi hayatta bırakmamasını emrettiği ve bu emrin yerine getirildiği, bazı Hire hükümdarlarının harp esirlerini topluca yaktırdığı tarih kaynaklarında benzer çok sayıda olayla birlikte kayıtlı bulunmaktadır. Daha da önemlisi, bu tür savaşlar sonucunda harp esirlerinin toplu olarak köleleştirilmesi ve buna bağlı olarak da köleliğin büyük yığınlar halinde toplumsal yapının vazgeçilmez bir parçası haline getirilmiş olmasıdır. Bu yapı o kakdar kökleşmiştir ki, Aristo ve onun gibi bazı büyük filozofları bile köleliği insanlığın tabii ve değişmez bir kaderi olarak görmeye sevk etmiştir. Romalılar döneminde kölelerin sayısının hürlerin üç katına ulaştığı, sözgelimi Sezar’ın bir askeri seferin sonunda 1.000.000 köle sattırdığı bilgileri bulunmaktadır. Romalılar gibi Sasaniler ve Bizanslılarda da köleliğin son derece yaygın olduğu bilinmektedir. Arap kabileleri de çok sık birbirleriyle savaştıkları veya yapma yaptıkları için, buna bağlı olarak karşılıklı alınan esirlerin ve bunlardan köleleştirilenlerin sayısı doğal olarak az değildi. Öte taraftan köle ticareti de yaygın biçimde yapılmaktaydı. Kadın köleler (cariyeler), ya hizmetçi olarak ya da daha çok fuhuş yoluyla gelir getirmeleri için kullanılmaktaydılar.

Verilen bu örneklerle mukayese edildiğinde, Hz. Peygamber’in üzerinde durulan hususla ilgili prensip ve uygulamalarının önemi ve farklılığı daha iyi anlaşılmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber, savaşın başvurulacak son çare ve nedenlerinin meşru olmasına gösterdiği dikkatin yanında, savaş esnasında ve sonrasında da riayet edilmesini istediği birtakım ahlaki ilkeler koymuş ve bunların uygulamaya yansıması için çaba göstermiştir. Kaynaklarda onun gazaya çıkan Müslümanlara kadınları, çocukları, yaşlıları, din adamlarını, hizmetçi ve köleleri öldürmemeleri talimatını verdiği, suçsuz yere bir kadın veya çocuğun öldürüldüğünü gördüğünde Müslüman savaşçıları tekrar tekrar ikaz ettiği, düşman taraftan ölenlerin vücut azalarını kesmelerini yasakladığı, mabetlere zarar vermemelerini, zaruret olmadıkça ağaçları kesmemelerini, binaları yakmamalarını özellikle tembihlediği konusunda oldukça fazla bilgi bulunmaktadır. Yine aynı bağlamda savaş esirlerine iyi muamele edilmesi, işkenceye tabi tutulmamaları, esir ailelerin bölünmemesi, esir kadınlara tecavüz edilmemesi de Hz. Peygamber’in Müslüman gazilerden uymalarını istediği savaş kuralları arasındadır.

Hz. Peygamber’in uygulamaları arasında, savaş esiri yetişkin erkeklerin köleleştirildiğine dair örneklere rastlanmaz. Bu, o dönemde benzeri olmayan bir uygulama idi. Kurayzaoğullar ıile ilgili uygulama dışında Hz. Peygamber çok az sayıda esirin (takriben on kişi) öldürülmesi emrini vermiştir. Bu kişilerin daha önce bir veya birden fazla Müslümanı öldürmüş olmaları veya işkence yapmaları, ahde vefasızlık gösterip İslam dini, Hz. Peygamber ve sahabe hakkında, özellikle şiiri kullanarak hakaret içerikli ağır bir saldırı kampanyası düzenlemelerinin, Hz. Peygamber’i böyle davranmaya sevk ettiği anlaşılmaktadır.

Ölüm olaylarından söz etmişken, Hz. Peygamber dönemi gazve ve seriyyelerinde esir alınanlardan belirtilen fiilleri nedeniyle öldürülenlerin yanı sıra, savaş alanında karşı taraftan öldürülenlerin sayısının da çok yüksek olmadığını belirtmekte yarar vardır. Yirminin üzerinde gazve ve ellinin üzerinde seriyye tertip edildiği, bunlarda ölenlerin sayısının genel toplamının 1000 rakamının altında kaldığını dikkate alırsak, ne demek istediğimiz daha rahat anlaşılacaktır.

Hz. Peygamber döneminde savaşlar sonucunda esir alınan kadın ve çocukların, çok azı hariç, serbest bırakıldığı görülmektedir. Nitekim en çok esir alınan Mustalikoğulları ve Huneyn gazvelerinin ardından, esirlerin tamamının serbest bırakıldığı bilinmektedir.

Yukarıda verilen bilgilere bakarak, Hz. Peygamber2in askeri tasarrufları esnasında veya sonrasında tamamen ilkelere göre hareket edildiği, dolayısıyla da hiçbir “yanlış” yahut “kusur’un yapılmadığı sonucuna ulaşılmamalıdır. Her savaş, doğası gereği, beraberinde birtakım yanlışları da getirir. Bu tespit, Hz. Peygamber dönemi gazveleri ve seriyyeleri içinde geçerlidir. Ancak, görülen o ki, bu gibi hatalar karşısında Hz. Peygamber’in tavrı, bunları meşrulaştırmak değil, tekerrürünü önlemek istikametinde tedbir almak olmuştur. Keza, zaman zaman vahiy kanalıyla ilahi ikazların yapıldığını da bilmekteyiz.

Hz. Peygamber, Kur’an’da ortaya konduğu gibi bireysel ilişkilerde olduğu kadar, diplomatik ilişkilerde de ahde vefayı temel bir ahlaki düstur olarak görmüş ve uygulamıştır. Antlaşmalı olduğu hiçbir kabileyi, ahde vefa konusunda hayal kırıklına uğratmamıştır. Hz. Peygamber’in kabilelerle yaptığı antlaşmalardan herhangi birini, ilk bozanın veya bozmak isteyenin kendisi olduğuna işaret eden tek bir tarihi kayıt yoktur. Medine’de yukarıda zikri geçen üç Yahudi kabilesiyle yaptığı antlaşmaya, onlar ihlal edinceye kadar sadık kalmıştır. Mekkeliler Hudeybiye Antlaşması’nı ihlal etmedikçe Mekke’yi fethetmek için harekete geçmemiştir.
Moderatöre Bildir   Logged
02 Mart 2008, 16:16:46
koca_türk
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : 02 Mart 2008, 16:16:46 »

Hz. Peygamber’in antlaşmalara sadakat konusundaki genel tutumunun bildiğimiz kadarıyla tek bir istisnası vardır, o da Mekke’nin fethinden bir yıl sonra 9/Tevbe suresinin ilk ayetleriyle bazı müşrik kabilelerle belir bir süre belirlemeksizin yapılan antlaşmaların iptal edilmesidir. 9/631 yılında nazil olan ve aynı hac sırasında insanlara duyurulan söz konusu ayetler, antlaşmalı müşrikleri iki gruba ayırmakta idi. Birinci grup, Bekirli bir süreyle antlaşma yapanlar ve antlaşmalarına sadık kalan bazı kabilelerdi. İkinci grup ise, antlaşmaları süreyle sınırlı olmayıp, antlaşma şartlarına riayet etmeyen kabilelerden oluşmaktaydı. İşte sözü edilen ayetler, birinci grubun antlaşmalarını süreleri tamamlanıncaya kadar geçerli sayarken, ikinci grubun antlaşmalarını geçersiz saymakta ve kendilerine İslam dinine girme veya savaş şıklarından birisini seçmeleri için dört aylık bir süre tanımaktaydı. İkinci grubun antlaşmalarının niçin iptal edildiği aslında 9/Tevbe suresinin ilgili ayetlerinde açıkça belirtilmektedir. Bu bağlamda onların sözde antlaşma şartlarına riayet ediyormuş gibi gözükerek Müslümanlar aleyhine dayanışma içine girdikleri, sinsi planlar yaptıkları, İslam dininin yayılmasına engel oldukları, daha önce de ahde vefasızlık gösterdikleri, Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara savaşa çıktıkları ve bu savaşı devam ettirmeye azimli oldukları ifade edildikten sonra, onların aynı zamanda Hz. Peygamber’e karşı mücadelede “küfrün önderleri” olduklarına dikkat çekilmektedir.

Öyle zannediyoruz ki, 9/Tevbe suresinin başındaki bu ihtar (ültimatom) ile iki husus gerçekleştirmek istenmekteydi. Birincisi, müşriklerin; bir zamanlar bir grup mağdur Müslümanla birlikte Mekke’den sürülen Hz Peygamber’in, bütün engellemelere ve olumsuz şartlara rağmen önce Medine’de, ardından Hayber ve Mekke’de hakimiyet tesis etmesinin, ancak onun hak bir dava uğrunda mücadele etmesi ve Allah’ın kendisine yardımıyla mümkün olduğunu, dolayısıyla bu gidişi önlemenin imkansızlığını idrak etmelerine fırsat tanımakta. İkinci hedef ise, muhtemelen, böyle bir idraki yakalayamayan müşrik önderlerin, bu sefer savaş korkusunu kullanarak Müslüman olmalarını sağlamak olmalıydı.

Kur’an tarafından Mekke’nin fethinden bir yıl sonra müşriklere yapılan bu ihtar,kısa sürede etkisini göstermiş ve sonuçta Arap yarımadasındaki müşrik Arap kabileleri, askeri seçeneğe ihtiyaç kalmaksızın, İslam dinine girişlerini ilan etmek üzere heyetler halinde Medine’ye akın etmişlerdir.

Hz. Peygamber’in kamuyla ilgili uygulamaları, doğal olarak yalnızca antlaşmalar yapmak veya zaruri olunca sefere çıkmakla sınırlı değildi. Taşıdığı ahlaki misyon açısından bakıldığında, en az bunlar kadar, hatta bunlardan çok daha önemli bir başka görevi daha vardı ki, o da adaletin yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılması idi. Daha önce de bir şekilde dile getirdiğimiz gibi, adalet, cahiliye toplumunun bilmediği bir kavram değildi. Ancak, kabile yapısı egemen olduğu için, adaletin değeri ve uygulamaya taşınması, genelde bir kabilenin kendi içiyle sınırlı idi. Dolayısıyla da,henüz bütün kabileler için geçerli temel bir ahlaki değer olarak kabul edilmiyordu. “İster zalim olsun isterse mazlum, her halükarda kardeşine yardım et!” sözü, kabileler arası ilişkiler bağlamında tam da bu gerçeği ifade etmekteydi. Diğer taraftan, adalet bir kabilenin kendi içinde de herkes için aynı anlam ifade eden ve uygulamaya aynı şekilde yansıtılan bir kavram olmaktan da uzaktı. Çünkü cahiliye döneminin kabile esasına dayalı toplumsal yapısı içerisinde en azından insan olarak herkesin eşit olarak kabul edildiği bir anlayış mevcut değildi. Servet, ailece kalabalık olma, ayrıca atalardan devralınan şanlı geçmiş, hem övünç hem de üstünlük kaynağıydı. Buna mukabil, söz konusu yapıda zayıfların, güçsüzlerin, soyca ünlü olmayan ailelerden gelenlerin, esirlerin kabilelerde nesilden nesile aktarılan şan ve şerefte payları bulunmamaktaydı.

Kısaca ifade etmek gerekirse, bu toplumsal yapı, merkezinde adalet olmadığı yahut var ise de anlamını yitirdiği için, bir yanda güçlüler diğer yanda mağdurlar üretmekteydi. Harp esirleri, mevali, yoksullar, yetimler ve kadınlar bu yapının ortaya çıkardığı mağdurlar kesimini teşkil etmekteydi. Gençlik yıllarında Hz. Peygamber’in de içinde bulunduğu Hılfu’l-fudul,işte böyle bir yapı içinde mağdurların hakkını müdafaa ederek, adaletin teminine yardımcı olmak üzere teşekkül etmiş; ancak, sorunun büyüklüğü karşısında kapsamlı bir ıslahat gerçekleştirmede yetersiz kalmıştır.

Adalet gibi, toplumsal düzenin sağlanmasında kilit taşı rolüne sahip bir kavramın, cahiliyede bu denli ihmal edilmiş veya muhtevasının tahrife uğramış olması nedeniyledir ki, Kur’an’da Mekke döneminin başlarından itibaren bu kavrama sıklıkla vurgu yapılmıştır. Hz. Peygamber de, bu vurguları dikkate alarak, fakirlik karşısında zenginliğin, mevaliden olma karşısında Arap olmanın, zayıflık karşısında güçlülüğün bir imtiyaz sağlamadığı eşitlikçi bir toplumsal yapı oluşturmanın gayreti içinde olmuştur. Buna bağlı olarak da, “İslam dininde aristokrat bir kurumsallaşmanın oluşumunu engellemiştir.” Bu yeni yapıda adalet kapsamında gerçekleşen devrim niteliğindeki yeniliklerden biri, bugünkü ifadesiyle, hukukun üstünlüğü ve herkesin kanun karşısında eşitliği bilincinin yerleştirilmesidir. Bunun en çarpıcı örneği, Hz. Peygamber’in, hırsızlık yapan bir kadının soylu bir aileye mensup olduğu için affedilmesine dair talepleri, sert bir üslupla geri çevirerek, kadının cezasını infaz etmesidir. Hz. Peygamber’in bu olayla ilgili olarak Müslümanları toplayarak onlara, geçmiş toplumlarda itibarlı/soylu kimseler suç işlediğinde onların cezalandırılmadığını, buna karşılık güçsüz insanlar bir suç işlediğinde derhal cezasının infaz edildiğini, böylece adalete riayet edilmediğini, bunun da sonuçta o toplumların yıkılmasına sebep olduğunu hatırlatması son derece önemlidir. Hz. Peygamber, hukuk önünde eşitliği, Müslümanlar kadar gayri Müslimler için de savunmaktaydı. Nitekim onun, Kurayzaoğullarının diyet miktarını, diğer Yahudi kabilelerininkiyle eşitlediğini daha önce belirtmiştik.

Hukuktan söz ederken dikkat çekmek istediğimiz bir diğer husus ise, Mekke döneminde Kur’an’da birer tavsiye ve ikaz şeklinde yer alan adam öldürmeme, zinaya yaklaşmama, hırsızlık yapmama, sadaka verme gibi bazı ahlaki kuralların, Medine döneminde hukuki kurallara dönüştürülmesidir. Böylece ahlaki kurallar, yalnızca söylenip geçirilen nasihatler olmaktan çıkarılarak hayatın tanziminde daha etkin hale getirilmişlerdir.

Hz. Peygamber, hukuk alanında bu yenilikleri ikame ederken, takip ettiği sosyal siyaset çerçevesinde sosyal adaletin sağlanması için de yoğun bir gayret sarf etmiştir. Kur’an’da cahiliye sisteminin mağdur ettiği kitleleri (yetimler, yoksullar, borçlular, darda kalanlar, köleler) korumak için yapılan ahlaki tavsiyeler, Medine döneminde devletin uygulamaya aktarması gereken temel görevleri haline getirilmiştir. Nitekim beytu’l-malde toplanan gelirlerin önemli bir bölümü, zekat, fey ve humusla ilgili ayetlerde açıkça belirtildiği üzere, söz konusu mağdur kesimlere aktarılmıştır. Hz.Peygamber, Arap yarımadasının değişik bölgelerinde Müslüman olan kabilelere gönderdiği mektuplarda, onlardan iki görevi özellikle ve öncelikle yerine getirmelerini istiyordu: Bunlardan biri namazın kılınması, diğeri ise zekatın ödenmesiydi. Kabilelerden toplanan zekat gelirleri, yine öncelikle o kabilelerin kendi muhtaçlarına ödenmekte, şayet artan miktar olursa, bu da muhtaçların bulunduğu başka bölgelere veya doğrudan Medine’de beytu’l-male gönderilmekteydi. Diğer taraftan alın teri akıtılmadan elde edilen ve borçluların ezilerek yoksullaşmasına, dolayısıyla da toplumda yoksulluğun artmasına sebep olan tefecilik, tedrici bir şekilde kaldırılmıştır. Ticari emtianın pahalılaşması ve bu suretle yüksek kar elde edilmesi amacıyla stoklanıp piyasaya arz edilmemesi anlamına gelen ihtikar, yasaklanmıştır.

Hz.Peygamber’in beyt’l-male, dolayısıyla da kamuya ait malların yerli yerinde kullanılarak, akraba, eş dost veya nüfuz sahibi kişiler tarafında istismar edilmesine müsaade etmemiştir. Onun kamu malı hükmünde olduğu için henüz taksimi yapılmamış ganimetlere dokunulmaması hususunda Müslümanları sıklıkla uyardığını, bu şekildeki bir ganimet malından ısrarla beğendiği bir kılıcı almak isteyen bir Müslümanı “paylaşılmadığı müddetçe bu ne sana aittir, ne de bana” diyerek nasıl geri çevirdiği, torunlarından birinin zekat olarak beytu’l-male getirilen hurmalardan tek bir taneyi bile yemesine mani olduğunu, zekat memurlarından birinin kaynağı belli olmayan bir mala sahip olduğunu görünce onu sorguladığını, zekat mallarını hiç bekletmeden ihtiyaç sahiplerine dağıttığını gösteren rivayetlerin sayısı az değildir.

Bütün bunlarla birlikte, çok ender de olsa, Hz.Peygamber’i adil davranmamakla suçlayanlar da olmuştur. Nitekim, Huneyn savaşı sonrasında ganimetleri dağıtırken, başta Kureyş olmak üzere bazı kabilelerin önde gelen isimlerinden İslam dinine girmeyi kabul ederek biat etmiş olanların bir kısmına yüzer deve, diğer bir kısmına ise bunun biraz altında ganimet vermesi, ganimetten üç-dört deve alan bazı kişiler ile hiç pay almayan Ensarın gençleri arasında rahatsızlığa neden olmuş, dahası bu uygulama, Teym kabilesinin ileri gelenlerinden Zu’l-Huveysira isimli şahısı, Hz.Peygamber’e yüzüne karşı “Seni adaletli görmedim” demeye sevk etmiştir.

Yalnızca dağıtım şekline bakıldığında, ilk anda Hz.Peygamber’in bu uygulamasının adalet kavramının muhtevasıyla tam olarak örtüşmediği söylenebilirse de bu konuda hüküm verirken, Hz. Peygamber’in söz konusu dağıtımı, ganimetlerden devletin hakkı olarak ayırdığı beşte birlik kısımdan (humus) yaptığını unutmamalıyız.


SONUÇ: Hz.Peygamber’in risaleti, esas itibarıyla tevhid merkezli bir ahlaki ıslah hareketidir. O, tek başına siyaseti, ulaşılacak bir amaç olarak görmemiştir. Bu nedenle kendisine daha Mekke döneminde yapılan teklifleri geri çevirmiştir. Bununla birlikte içi; barış, kardeşlik, ahde vefa, adalet, hukukun üstünlüğü vb. temel ahlaki değerlerle doldurulmuş bir siyasetin, insanlığa hizmet için son derece lüzumlu ve önemli olduğunu bizzat kendi uygulamalarıyla göstermiştir. Onun bu siyaseti sayesinde, asabiyet anlayışı ve putperestliğin birlikte bölüp parçaladığı ve sürekli bir çatışma alanına çevirdiği Arap yarımadası, tarihinde ilk kez, tek bir siyasi şemsiye altında birleşme imkanına kavuşmuştur. Yine onun adalet eksenli sosyal siyaseti sayesinde, statü farklılıklarının ortaya çıkardığı imtiyazlara son verilmiş, inanç kardeşliği çerçevesinde güçlü ile zayıf, zengin ile fakir, köle ile efendi arasındaki uçurumları kapatma noktasında önemli mesafeler kat edilmiştir. O, bir “Resül devlet başkanı” olarak, şartlar gerekli kıldığında savaştan kaçınmamıştır. Bununla birlikte savaşın meşru ve adil olması için de azami gayreti göstermiştir. Kısacası, onun uygulamalarında siyaset ile ahlakın ayrışması değil, azami ölçüde bağdaşması söz konusudur. Bu yönüyle de hem ahlak hem de siyaset tarihi için, üzerinde yeniden durulması gereken son derece ilginç bir örnektir.

Topluma mal olmuş bazı deyimlerin oluşumunda, o toplumda görülen ahlaki zaafların da katkı sahibi olduğu inkar edilemez. Bu kabilden olarak, mesela bizde ibadet işlerini yürüten birisi kazara bir günah işlese, bundan çıkarılacak dersin ilk cümlesi şu olur: “İmamın dediğini tut, gittiği yoldan gitme” Bu hükümde az çok imamların da kurtulamayacağı münafıklık ve riyaya işaret vardır. Ama benzer günahları mesela bir vali, bir milletvekili, bir gazeteci vs. işlerse onlara aynı deyim pek kullanılmaz da, ille de imam günah keçisi yapılır. Bunun sebebi nedir derseniz, benim verebileceğim cevap şu olacaktır:

On beş asırlık İslam kültüründe imam, sözüne ve davranışlarına değer verilen, kendisine uyulan zatı temsil eder. Namazda cemaatin başına geçene isim olduğu gibi, ilim ve idare çevrelerinin baş adamlarına da imam denilmiştir. İlk İslam toplumunda, bir işe ehil sayılmış böyle bir kimsede aranan vazgeçilmez meziyyet sağlam ahlak olmuştur. Bu bakımdan Müslümanlar devirler boyu balarındaki idarecilerde ilim-amel birliğini mutlak şart olarak görmek istemişlerdir. Sözünün eri olmak tabirinde; söz, bilgiyi temsil ediyorsa, erlik de, ameli temsil eder. Bu ikisini bir arada tutamamış mesela Yahudi bilginleri, Kur’an-ı Kerim’de:
“Siz, herkese iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Üstelik Kitab’ı (Tevrat’ı) da okuyorsunuz. Sizde hiç akıl yok mu? “Bakara 44 şeklinde ayıplanır. Söylenen sözü fiile dökmemek de bu kabildendir ki bu nakisadan Peygamber devri bazı Müslümanlar da kurtulabilmiş değildir: “Ey mü’minler, yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?”Saf 2 hitabı, söylediği ile yaptığı birbirine uymayan Müslümanlara yöneltilmiş bir itabdır.

İlk Müslümanlar, bu bilgi-amel birlikteliğine çok dikkat etmişler, zahiri takva tezahürlerinde daima fiiliyatı aramışlardır. İslam’ın en büyük şahsiyetlerinden, Hz.Ömer’den nakledilen şu söz, bu ölçüyü bakın ne derece güncelleştiriyor:
“Sizi Kur’an okuyan yanıltmasın, o ancak dilimizden çıkan sözdür, fakat onunla kim amel ediyor ona dikkat edin.”

Hz.Ömer’in temsilcisi olduğu bu anlayış maalesef çok geçmeden ters tecelliler gösterir oldu. Oğlu Abdullah, kendilerinin, Peygamber zamanında Kur’an’ı anlayarak, sindirerek okuduklarına işaret ediyor ve şöyle diyor:
“Bugün adamlar görüyorum, adama imandan önce Kur’an verilmiş, başından sonuna onu okuyor da, onda ne emrediliyor, ne yasaklanıyor bildiği yok.”

İbn Ömer’den yarım asır sonra, Medine’nin tabii zahid alimi Seleme ibn Dinar:
“Günümüzde insanlar bilgi edinmeyi kafi gördüler, onu uygulamayı terk ettiler.”

Seleme’den bir elli sene sonrasında ise, Şeyhulislam lakablı Semerkand asıllı el-Fudayl ibn Iyaz şu tarihi tespiti yapmaktadır.:
“Bu Kur’an, amel edilmek için nazil oldu; ne var ki, insanlar onun kıraatini amel haline getirdiler…” derken, bu büyük alim, Kur’an ahkam ve ahlakının toplum hayatından ne kadar uzak kaldığını, insanların Kur’an’ın sadece şekliyle uğraştıklarını dile getirmektedir. Günümüzün, Kur’an’ı baştan sona ezberlemiş olup da, onun bir cümlesini anlamaktan aciz, sayısız hafızının kökleri, anlaşılan asırlar öncesinden yeşermeye başlamıştır.

Bu gelinen nokta, şüphesiz ki İslam’ın görmek istediği manzara değildi. Bunda herkes müttefik olduğuna göre, meselenin çözümünü elbirliğiyle aramak, başta Müslümanlara düşen bir vazife olacaktır.
Moderatöre Bildir   Logged
02 Mart 2008, 16:28:30
koca_türk
Ziyaretçi
« Yanıtla #3 : 02 Mart 2008, 16:28:30 »

Toplumu Denetim Vazifesi

“Muhakkak Biz sana Kitabı Allah’ın sana gösterdiği şekilde, insanlar arasında hükmetmen için hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma.” Nisa 105 Ayetinin ve benzerlerinin beyanlarıyla sabit olduğu üzere, Kur’an-ı Kerim’in gönderiliş sebebi, insanlara dünya hayatlarında hidayet kaynağı olmaktır; o kaynağı insanlığa Hz.Peygamber tanıtmıştır. Dolayısıyla, son Peygamber, ilk Müslümanların ilahi kaynakça tayin edilmiş ilk ve tek sultanı mevkiindedir. Onun Kur’an’dan kaynaklanan emirlerine itaat, Allah’a itaat demektir.

Peygamber başkanlığındaki ideal toplum, bilgi ve ahlaka sahip mü’minlerin birbirilerini denetimiyle hayatta kalabilecek bir sosyal bünyeye sahiptir. Bin insan, fert olarak bilgili, ahlaklı olabilir. Fakat onun toplumda yaşayabilmesini sağlayacak temel düstur, toplum fertlerinin birbirlerini denetim altında tutmalarıdır. Bu vazifenin Kur’ani ifadesi “emr-i maruf ve nehy-i münker” dir. Yani, kısaca iyiyi, doğruyu emretmek, bunun zıtlarından alıkoymaktır.

Hicret sıralarında nazil olduğu bildirilen 22. Hac suresinin 41. ayetinde, Müslümanların yeryüzünde iktidar sahibi olabildikleri takdirde tatbike koyacakları sosyal düstur böyle gösterilmektedir. Nitekim Medine’de vücud bulacak ilk İslam devletinin mü’minlerine, 3.Al-i İmran suresinin 104. ayetinde
: “Sizden hayra çağıran, marufu emreden, münkerden alıkoyan bir ümmet (toplum) olsun.” emri veriliyor ve aynı sürenin 110. ayetinde, bu emirleri hayata geçirmiş Müslüman toplum: “Siz, insanlar için hayırlı bir ümmet oldunuz; marufu emrediyor, münkerden nehyediyorsunuz.” Denilerek övülüyordu.

Muktedir Müslümanların kaydettiğimiz bu vasıfları risaletin son senelerinde nazil olan 9.Tevbe süresinin 71 ve 112. ayetlerinde, kadın-erkek her mü’minin vasfı olarak aynen tekrarlanıyor ve bu prensipleri tersinden uygulayan erkek ve kadınlar da aynı sürenin 67. ayetinde münafıklıkla damgalanıyordu.

Bu ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır ki, emr-i maruf ve nehy-i münker vazifesi İslam toplumunda muayyen bir sınıfın eline bırakılmış bir iş değildir. Kudreti nispetinde her Müslümana, bilgisi çerçevesinde verilmiş bir Kur’ani emirdir. Bu emirde dini-dünyevi diye daha sonraki asırlarda yapılmış bir ayırıma asla gidilmemiştir.

Bu anlam saptırmasının tespiti sadedinde 8/14. asrın allamelerinden İbn Teymiyye: “Hz.Peygamber ve Raşid Halifeler, insanları din ve dünya işlerinde siyaset (idare) ederlerdi. Daha sonra işler çoğaldı, ayrıldı. Ordu kumandanları insanları dünya ve fiili din (ibadet) işinde; ilim ve din (ibadet) şeyhleri (alimleri) ise insanları ilim ve din sahasında üzerlerine düşen hususta siyaset eder oldular.” Diyor.

Her mü’minin sahip olması gereken bu siyasi hüviyeti, devrimizin insaf sahibi bazı Batılı İslamiyatçıları da Batı kültür dünyasına açıkça bildirmek dürüstlüğünü göstermişlerdir. Mesela, uluslar arası Kızılhac komitesi delegesi sıfatıyla senelerce Arap ülkelerini dolaşmış ve İslam medeniyeti ve siyaset dünyası üzerinde pek çok kitap ve makale yayımlamış İsviçreli alim Marce A.BOISARD, L’Humanisme de l’Islam isimli değerli eserinde şunları söylüyor:

“Gerçekten de Kur’an metnine göre,
“Sizden, iyiliğe çağıran uygun olanı emreden, çirkini yasaklayan bir ümmet olsun.” (Ali İmran-104) Müslüman ümmeti öyle bir toplum olmak durumundadır ki, onun üyeleri şahsen veya müştereken iyiliği emredecek, kötüyü yasaklayacaktır… Mecburi Müslüman dayanışmasını diğerlerinden ayıran özellik, ümmet arasındaki kanun ihlallerinden her Müslümanı şahsen sorumlu tutmasındandır.”

Kur’an’ın vaz etdiği bu sosyal denetim, İbn Teymiyye’nin ifadesiyle:
“İnsanları her iki dünyada kurtuluşa (salaha) eriştirecek bir esastır. Onun benzeri Yahudi ve Nasrani ümmetinde mevcut değildir.”

Günümüzün 100 sene öncesinin büyük müsteşriklerinden Julius WELLHAUSEN (1844-1917) yazdığı Arap Devleti ve Sukütu isimli mühim eserinde Emevi iktidarına karşı o devir İslam alimlerinin açtığı muhalefet cephesinin fikri temellerini anlatırken bizim Müslüman alimlerden farklı düşünüyor değildir.

“Müslüman, sözle ve fiille iyiyi belirtmek ve fenayı reddetmekle vazifelidir. O, sadece Allah’ın iradesini bizzat yerine getirmekle değil, onu cemaatde muzaffer kılmaya yardıma da mecburdur. İnziva hayatına yer yoktur. Din, her şahsı, onu ayrı ayrı fiilinde bütüne karşı mes’ul tutmak suretiyle, amme (kamu) hayatına müdahaleye icbar eder. Dinin iştigal sahası politikadır, işte teokrasinin manası da budur.”

Benzerleri pek çok olan bu tespitlerin birleştiği husus, İslam’ın dünyevi bir varlık olduğu ve dünyada Allah’a yaraşır bir toplum vücuda getirmekte her Müslüman ferdin vazifesi bulunduğudur.

Bu noktada birleşildiği taktirde akla gelebilecek mukadder sual şu olacaktır: Her Müslümana yüklenen bu sosyal denetim vazifesinin hududu nedir? Ne ile ve nasıl yapacaktır? Buna cevap olmak üzere, asırlar boyu yığınla eser yazıldığını biliyorum. Fakat görebildiğimiz kadarıyla herkesin birleşebildiği hedef, ilme, ahlaka dayalı bir toplum vücuda getirmektir. Bu iki asli temeli gerçekleştirecek hareket noktası ise, toplum fertlerinin müştereken sahip olacakları denetim şuurudur.

Peygamber devrinde, bilgi toplumu vücuda getirmeye yönelik, dünyada emsali görülmedik gayretler gösterildi. Kur’an’ı Kerim’in her işin başına ehil olanı getirme emri uygulandığı içindir ki, ehliyetin şartlarına sahip olanlar baş oldular, baş olanları da ümmet denetim altında tuttu. Peygamber sonrası Hilafet devrini açan büyük insan Hz.Ebubekir’in ilk vermiş oldukları nutuk, başa geçen kimsenin, teb’anın daimi kontrolü altında olacağını,iyi işlerinde desteklenip, yanlış işlerinde engelleneceğini, hatta vazifeden uzaklaştırılacağını belirtmesi bakımından müstesna değer taşımaktadır. En eski İslami kaynaklarda onun şöyle söylediği naklediliyor:


“Doğru, güzel hareket edersem bana yardımcı olun, yoldan sapar yanlış yaparsam beni düzeltin. En insanlar! Ben Allah’a ve Peygamberine uydukça bana uyun, onlardan ayrılırsam bana uymanız gerekmez.”

İşte Peygamber devrinin bu zihniyetine sahip her Müslüman elbette sadece kendinden sorumlu kalmayacak, toplum faaliyetlerinin doğru işlemesine kudreti nispetinde katkıda bulunacaktır.

Ne var ki, iş bu emir ve nehiy vazifesinin keyfiyeti noktasında Müslümanlar ilk devirlerden itibaren, birbirlerinden oldukça farklı görüş ve davranış sergilemeye başladılar.

Peygamber devrinde düşünülemeyen hususların emr-i maruf açısından gündeme girdiği görüldü.

Mesela Kur’an’ın emirlerini uygulamayan bir Müslümana hangi müeyyideyi kim ve nasıl uygulayacaktır?

Şahsi ibadetler cümlesinden mesela namazı kılmayana, orucu tutmayana, hac etmeyen sorumluya yapılacak emr-i maruf nedir?

Toplum hakkı olarak görülebilecek zekat (vergi) mükellefiyetini yerine getirmeyenler nasıl yola getirilecektir?

İş hayatında, çarşı pazarda gayr-i ahlaki davranışta bulunanlara nehy-i ani’l-münker tatbikini kim ve nasıl yapacaktır?

Hele hele, toplumun gönüllü bey’atını almaya lüzum görmeden sultan koltuğuna oturmuş kimselere hangi ölçüler içinde kimler dur diyeceklerdir?

Emr-i marufa güç yetirilemez ise, alınacak tedbirler neler olmalıdır, gibi ilanihaye çoğaltılabilecek suallere, dediğimiz gibi, ilk yıllardan itibaren son derece çeşitli ve renkli cevaplar verilmiş ve fiili hareketlere geçilmiştir. İslam’ın ilk asırlarından bu yana tefsir, hadis, fıkıh, kelam… Sahalarında İslam kültürünün sayıya gelmez yazılı kaynaklarında bu cevapların misallerini bulabiliyoruz ve inanıyoruz ki, bunların yapılacak ilmi değerlendirmeleri, günümüz İslam dünyasının kısır çekilmelerinde ufuk açacak derecede büyük önem taşımaktadır.

Onun halen gösterdiği perişanlığın temel sebeplerini, yetersiz bile saysak, bu kaynaklardan çıkarma imkanına sahibiz. Müslüman kendisini toplumdan niçin ve nasıl soyutladı, dinin niçin mescid duvarlarına hapsetti, başına çöreklenmiş zalimleri niçin temizleyemedi, niçin gayr-ı Müslim dünyanın sahip çıkacağı bir İslam’ı onlara anlatamadı…

Bütün bunlar geçmiş kültürünü tarafsız bir gözle eleştiriden geçirecek ahlaklı ilim adamlarının sa’yu gayretini beklemektedir.

İslam, toplumun bütün meselelerini, doğruluk, güzellik, adalet, eşitlik… isteyen Kur’ani prensiplerin ışığı altında çözüme kavuşturmaya talip bir nizamdır. Bu nizamı herkesten önce Müslümanlar öğrenmek, yapılmış yanlışları düzeltmek, mevcut eksiklikleri tamamlamak durumundadırlar.

Bir toplum, duyduğu, gördüğü şeyleri sorgulamaya gitmezse, her rivayeti doğru belleyip önüne konan her şeye eyvallah derse, onun İslami hüviyetini kaybettiğini söylemekte hiçbir beis yoktur. İsterse sokaklar sakallı cübbeli adamlarla dolu olsun.

Denetime açık ilim+ahlak+iktidar üçlüsünden gafil olanlar, toplumun ekseriyetini teşkil ediyorsa, onun kurtuluşuna kendisinden başlaması gerekeceği açıktır. Devrimizin bin sene öncesi Bağdad’ına hakim beynini yormama tercihi, bugün de geçerlidir diyebiliyorsak, bundan bir Müslüman olarak hicab duymamak mümkün değildir. Şimdi biraz da acı acı gülümseyebilmemize vesile olsun diye aşağıdaki vak’ayı bilenlerin de hatırlamasında fayda görüyorum:

1071 Malazgird zaferinden 10 gün sonra vefat etmiş olan hadis alimlerin kurucularından Hatib-i Bağdadi’nin pek değerli eseri el-Cami’inde anlatılıyor bu vak’a:

Neseb ilminde allame sayılın Şuubiş Allan, Bağdad’ın Şam kapısında, kitaplar sahibi şair Attabi’yi sokakta ekmek yerden görür ve ona:
- “Yahu, yolda yemekten utanmıyor musun? diye azarlar. Attabi:
- “Sen ineklerin olduğu bir yerde, onlar sana bakarken bir şey yemekten çekinir misin? Diye sorar. “Hayır.” cevabını alınca, Allan!a:
- “Biraz sabırlı ol, sana bizim adamların inekliğini göstereceğim.” der.
Attabi (mescide girip) va’za başlamıştır. Anlattığı kıssaları dualarıyla süsler. Cemaat kendisini rahatsız edecek derecede çoğalmıştır. Bir vaktini bulur, onlara şöyle bir hadis(!) nakleder:
- “Bize pek çokyoldan rivayet edildiğine göre, kimin dili burnunun ucuna erişirse o kimse cehenneme girmeyecektir.”
Bu müjdeyi duyan cemaat tabii marifetini göstermeye kalkıyor.
Attabi, cemaat dağıldıktan sonra, az önce kendisine emr-i maruf vazifesini uygulamış olan Allan’a şu acı gerçeği göstermenin haklılığını yudumlamaktadır:
- “Elem ehbirke ennehum bakar?= Ben sana bu halk inektir demedim mi?”

Bizler günümüz Müslüman toplumlarının bu durumda olmadıklarını, Müslümana yaraşır ahlaki seviyede olduklarını söyleyebilmeyi ne kadar isterdik!
Moderatöre Bildir   Logged
02 Mart 2008, 16:37:41
koca_türk
Ziyaretçi
« Yanıtla #4 : 02 Mart 2008, 16:37:41 »

İslam dünyasının Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu tekaddüm eden buhranlı senelerini yaşamış meşhur bir Hanbeli Alim İbnu Kayıımi’l-Cevziyye’nin, Yahudi ve Hıristiyanların İslam’a yönelik tenkitlerine cevap olmak üzere yazdığı pek kıymetli eseri Hidayetu’l-hayara da, kendi coğrafyası Müslüman ilim muhitlerinin ahlaki manzarasıyla ilgili son derece üzücü tesbitler vardır:
Ehl-i Kitab’dan birisi bir gün kendisine şu acı suali yöneltiyor:
Sizin dininizde (olanlarda) fuhşiyyatın çoğunu büyük alim ve fakihlerinizde görüyoruz: zina, llivata, hainlik, kıskançlık, cimrilik, vefasızlık, korkaklık, kibir, gurur; deruni temizlik, rahmet, mürüvvet azlığı; aşırı hırs, maddiyata düşkünlük, hayır işlerinde tembellik gibi. Bu durum ağzınızdan çıkanı yalanlamıyor mu?

İbnu’l-Kayyım bu utanç verici ta’rizlere vereceği cevaplara, büyük peygamberlerin kendilere tabi olanların günahlarından sorumlu olamayacaklarını, bu nevi düşüklüklere, Peygamberler hariç, herkesiz maruz kalabileceğini söyleyerek başlamakta ve :
“Günah veya düşüklükler her millet de görülür. İnsanoğlunun hiçbir tabakası, cahili, zahidi, dünya peresti, amiri, memuru olsun, bunun dışında değildir. Bu keyfiyet Müslüman dünyasına has da değildir ki bununla onlar ve peygamberleri ayıplansın… demektedir.

Burada İbnu’l-Kayyım, dikkat edilirse, bize iftira ediyorsun, diyememektedir, maalesef.

Yedi yüz sene öncesi Suriye’sinde İslam alimi geçinen bazılarının arz ettiği bu kokuşmuşluk, hiç tereddüdümüz olmasın ki ideal İslam toplumu olarak Kur’an-ı Kerim’de tavsif edilen hayırlı ümmet ölçülerinden uzaklaşılmış olmasının tabii neticesidir. Bu kokarların emsalini günümüzde görüyor olmak bizi asla ümitsizliğe düşürmemeli; isterse bu düşükler, mesela sarıklı olmak imtiyazını, cebini doldurmakta kullanan, başkalarının yazdıklarına imzasını atmaktan haya etmeyen… kişiler olsun, bizi yolumuzdan ayırmamalıdır.

Bugünün Müslümanı, İslam’ın bir hayat dini olduğunu, bütün ilim dalları ve mesleklerinin İslam’ın ilgi alanına girdiğini, bunları ahlaki kayıtlar içinde geliştirmenin ve uzayda olsun, yeryüzünde olsun, Allah2ın verdiği imkanları hayırlı yolda kullanmanın, Kur’an emri olduğunu kabul edip gereğince çalışmadıkça, o en büyük Peygamber’in ümmeti olunmayacağını bilmek zorundadır.

Bu yolda önderlik edecek ilim erbabına Hz.Peygamber’e nispet edilen şu ahlaki hikmeti hatırlatmak gerekir:


“Etrafına hayırlı olanı öğretip kendisini unutan alim, etrafını aydınlatıp kendisini yakıp bitiren mum gibidir.” (Tabarani, Kebir, II.)

Her ne kadar Müslümanlar, İslami değerlere uygun bir devlet yapısının gerekliliği konusunda uzun ve şevkli tartışmalar yapageliyorlarsa da; hakimiyetin kaynağı, yasamanın niteliği ve özellikle de devletin şekli gibi temel konularda henüz yeterli bir uzlaşma yoktur. Ne var ki, meselenin kendisinin önemi inkar edilemez. Çünkü mesele Müslüman toplum ve devlette, onun rolünün niteliği sorunuyla köklü bir şekilde irtibatlıdır. Biz önce Kur’an’ın konu hakkındaki tutumunu ana hatlarıyla işleyecek, daha sonra da hem klasik İslam hukukçularının görüşlerini, hem de geçmişte toplumun uygulamasını kısaca tasvir edeceğiz. Sonuçta ise, şu andaki tutumların temel özelliklerini verip, kendi fikrimize işaret edeceğiz.

Kur’an, Medine’de Müslim toplumu’nun kuruluşunu üç hadise ile irtibatlandırarak resmen ilan etmiştir. Hacc’ın farz kılınması, Allah yolunda mücadelenin (cihad) gerekliliği ve kıblenin Kudüs’ten Mekke’ye çevrilmesi. Durum böyle olmakla birlikte, hac ve cihad, 22.Hacc suresinde yakın işlenirken, 2.Bakara suresinde ise hacc ve kıble değişimi birbirine yakın görünmektedir. Bu sureler zamandaştır veya aralarındaki vahyolunma suresi kısadır. Bundan dolayı, üç olay da yakından bağlantılıdır.

Bu olayların, İslam toplumunun hem doğuşu hem de yapısı üzerinde dolaysız bir etkisi de vardır. Bu sebeple, Kur’an’ın bu iki yerde de ümmet ve rolünden bahsetmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Kur’an’a göre bu toplum: “İnsanlığa şahitlik ve gözetleyicilik” etsinler, yani onların aşırı hallerini ıslah etsinler ve dengeye kavuştursunlar diye “orta bir toplum” dur….
“İnsanlar arasında hakemlik yapasınız diye sizi bir aracı toplum olarak atadır.” (Bakara 2/142) Kur’an’ın buradaki kastı, muhtemelen, bu toplumun, Yahudi inhisarcılığın aşırılığı ve Hıristiyan “uyumculuk” ve gevşekliğinin aşırı hali arasında, dengeleyici rolüdür.

Elbette, Kur’an’ın bu yakın kastı, kıyas kuralıyla diğer aşırılıklara, mesela konünizm ve kapitalizme de teşmil edilebilir, edilmelidir de… Tefsircilerin bize hatırlattığı gib i, buradaki “şahit/gözetleyici” terimi, bir terazinin iki tarafının da dengesine göndermede bulunur. Öyleyse, buradaki ana fikir, Müslümanların, aşırılıkların kendilerine göre belirleneceği ana terazi veya hakem olduklarıdır. Onlar aynı zamanda bu aşırılıkların kendileri vasıtasıyla düzeltileceği ölçü vericilerdir. Birincisi düşünsel/akli ve teşhise yönelik bir rol iken, ikincisi ameli bir roldür.

22.Hacc/40 şöyle der:
“Kendilerine yeryüzünde güç verdiğimizde namazlarını kılan, zekatı veren, iyiye yönlendirip, kötüden sakındıranlar (Müslümanlardır.) İşlerin sonu ise Allah’a aittir.”(Ali İmran 110’da aynı şeye işaret eder: “Siz, insanlar için tesis edilmiş en iyi toplumsunuz; çünkü siz iyiyi salık verir, kötülükten sakındırır ve dahası, Allah’ a inanırsınız.” Öyleyse bu toplumun görevi, bu iki işlevi yerine getirerek, eşi benzeri olmayan bir Allah’a iman adayalı düzeni yeryüzünde kurmaktır. Bu düzenin, sağlam ve sağlıklı bir ahlaki temele dayalı sosyo-siyasal bir düzen olacağı Kur’an’ın bu ayetlerinde açıkça belirgindir. Dahası var; böyle bir düzen kurmak ve inanlığa “aracı/hakem” olmak, birbiriyle çok yakından bağlantılıdır; biri olmaksızın diğeri mümkün değildir.

Şu ana kadar zikredilen ayetler, genel anlamda Müslim toplumun dünyadaki rolünden bahsetmekte, ama bu toplumun iç yapısından söz etmemektedir. Fakat Ali İmran/103, bu iç yapıya atıfta bulunduğu şeklinde yorumlanır sıklıkla… Ayet şöyledir:
“(İnsanları) fazilete çağıran, kötülükten sakındırıp, iyiliğe teşvik eden bir toplumunuz olsun-kurtuluşa erenler onlar olacaktır.” Buradaki “sizlerden bir toplum olsun” ifadesi Arapça aslında iki şekilde okunabilir: “Bir toplun olun” veya “Aranızda bir topluluk olsun”. Bu ifadeleri ikinci anlama alarak, sık sık, bu ayetlerin alim Müslümanlardan kastın din adamları, görevlerinin ise insanları (Müslümanları) doğruluğa çağırmak, iyiyi emretmek ve kötüyü yasaklamak olduğu ifade edilmiştir. Kur’an’ın bu vazifeyi nasıl olup da din adamlarına yüklediğini anlamak zordur; çünkü evvelce tartışılan diğer ayetlerde bu ifade umumi bir sosyo-siyasi bir işleve atıfta bulunmaktadır. Bu da, bu ifadenin burada din öncülerine göndermede bulunduğunu ihtimal dışı bırakır. Bu ayetin de, diğer iki ayet gibi genel olarak Müslim toplumunun rol ve görevine göndermede bulunmuş olması daha muhtemeldir ki, bu rol; ahlaki ilke ve temellere dayanan bir sosyo-siyasi düzen kurmaktır.

Kur’an’ın, Müslümanları dinen derin bir anlayış ve idrakine çağırdığında şüphe yoktur.
“(Müslümanların) her tabakasından, dini daha kapsamlı anlayabilmeleri ve kendi topluluklarıyla tekrar bir araya geldiklerinde (muhtemel günahlardan/hatalardan) uzak durarak, kendi davranışlarını da ıslah edebilmeleri maksadıyla, onlara tavsiyelerde bulunabilmeleri için, bir kısım insan olsun” (Tevbe 9/122). Bu ayetin açıkça gösterdiği gibi, din öncüleri, dinin derin bir anlayışına ulaşmak ve daha sonra da başkalarını eğitmekle yükümlüdürler. Eğer bu yükümlülüğe, bir anlamda, “iyiyi teşvik, kötülüğü menetmek” denilebilirse, böyle bir durumda din bilginlerine “iyiyi teşvik edip kötülüklerden sakındıran insanlar” denilebilir. Ne var ki, bu, bir bütün olarak İslam toplumuna bu ünvanın verildiği veya İslam’da siyasal veya idari otoriteye Kur’an tarafından ul’l-emr denildiği gerçeğinden sapma gösterir.

Aslına bakılırsa, din bilginlerine düşen görev ikili bir mahiyet arz eder: Dinin doğru, anlamlı ve tutarlı bilgisini edinmek ve talim, terbiye ve vaazlar ile topluma nüfuzunu sağlamak. Onlar diğer herhangi bir işlevsel gurubun üstünde bir seçkinler gurubu oluşturmazlar; zira Kur’an, bütün Müslümanların “kötüyü men ve iyiyi teşvikten” sorumlu olduklarını tekrar tekrar ifade edecek kadar seçkincilik fikrini zemmeder:
“İnanan erkekler ve inanan hanımlar birbirlerinin destekleyicisidirler. Onlar iyiyi teşvk, kötü davranışları men ederler, namaz kılarlar, zekat veririler, Allah’a ve Elçisine uyarlar. Onlar, Allah’ın şefkat ve merhamet göstereceği insanlardır. Allah Yüce’dir ve her şeyi Bilen’dir.” (Nisan 4/59-83),

Bu ayet Müslümanların karşılıklı dostluk ve yardımlaşmalarından, dayanışmalarından bahsettiğine göre, toplumun dahili ilişkilerini düzenliyor olarak da anlaşılabilir. Ancak burada geçen “iyiyi teşvik ve kötüyü men”in her Müslümanın görevi ve imtiyazı olduğu bildirilmektedir. Bir seçkinler gurubunun, daha üstün bilgi, anlayış veya hikmet adına bu görevi kendilerine özel kılabileceklerine dair en ufak bir ihsas ve ima yoktur. Bu, Kur’anın, Müslümanlar arasında karşılıklı ilişkilerin tek temeli olarak ortaya koyduğu şeyin, hem bir yeniden ifadesi, hem de tasdikidir; yani birbirlerine karşı merhametli olmak ve birbirleriyle işbirliği yapmak: “Onlar inanırlar ve birbirlerini sabır ve karşılıklı şefkat ile uyarırlar.” (Mücadele 58/9) Yine, “İnananlar, iyi davranışlarda bulunurlar ve birbirlerini, hakkı ve doğruluğu tavsiye ederek desteklerler” (Asr 103/3) Maide 5/2’de de işbirliğinin işlendiğini görüyoruz: “… hayırlı işlerde yardımlaşın ve birbirinizi ahlaki çözülmeye karşı uyarın; kötü davranışlarda (…) işbirliği yapmayın”. Kur’an başkalarına, özellikle de Peygamber ve onun uygulamalarına karşı planlar yapan gizli gruplaşmaları yasaklamıştır. Bunlar münafıklar ve yoldaşlarıydılar. Mücadele süresinde Kur’an bu yasağı tekrarlar ve sonra şöyle devam eder:
“Ey insanlar, özel ve gizli toplantılar yaptığınızda, aranızda kötü fiiller, saldırganlık ve Elçi’ye karşı gelmeyi kurmayın; iyilik ve takva üzerine görüşme yapın –Huzuruna toplanacağınız Allah’tan sakınız.”
Moderatöre Bildir   Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  

 
Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
İslam dünyasından güzellikler Dini Resimler ***şehadet gülleri*** 2 46 Son Mesaj 29 Nisan 2007, 16:32:17
Gönderen: benan
İslam ansiklopedisi Dini Programlar ThE_DaRkNeSs1453 2 113 Son Mesaj 31 Mayıs 2007, 23:06:27
Gönderen: ThE_DaRkNeSs1453
İslam güzelden yana İslami Şiirler AreeNA 4 90 Son Mesaj 30 Haziran 2007, 03:44:33
Gönderen: n.s
İman Hakikatleri & İslam Akaidinin Temelleri Yeni Çıkan Kitaplar Haberci 0 43 Son Mesaj 07 Mart 2008, 09:11:59
Gönderen: Haberci
Siyasal Yaşamda Bir Lider Süleyman Demirel Yeni Çıkan Kitaplar Haberci 0 38 Son Mesaj 07 Mart 2008, 09:12:01
Gönderen: Haberci
Siyasal Marx Yeni Çıkan Kitaplar Haberci 0 37 Son Mesaj 15 Mart 2008, 14:47:20
Gönderen: Haberci
Powered by SMF 1.1.5 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC
Rengli Theme By Burak & Forum



Wap - Wap2 - Wap Forum - XML - Rss - tagged - arsiv
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.194 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu

Dün 12:40:44