|
koca_türk
Ziyaretçi
|
 |
« : 16 Mart 2008, 20:05:43 » |
|
Tasavvuf metinleri niçin neşredilmemeli?
1. Söyleyen ve söylenen'den bağımsız olarak her söz'ün özgül ağırlığı vardı bir zamanlar; zira söz'ün kendisi, söyleyen ile söylenen'i temsil ediyor olması dolayısıyla bizatihi kutsaldı. Söz çoğalınca, söz'ün ağırlığı tabiatıyla söyleyen'in ve söylenen'in değeriyle mütenasib olmaya başladı; böylelikle söz kadar, söyleyen de, söylenen de ciddiye alınır oldu. Değersiz ve gayr-ı ciddi olan, hiçbir surette söz'ün konusu olamazdı. Aksini düşünenler susmaya başladılar bu yüzden.
2. Yazı'nın ortaya çıkışıyla, yazar'dan ve yazılan'dan bağımsız olarak her yazı özgül ağırlığa sahip oldu; zira yazı'nın kendisi, yazan'ı ve yazılan'ı (söz'ü) temsil etmesi itibariyle kutsallaştı. Yazı çoğalınca, daha doğrusu yazı, ehil olmayanların eline düşünce, kimin neyi yazdığı önem kazanmaya başladı. Artık sadece yazı değil, yazan da, yazılan da itibar şartları arasına dahil oldu. Değersiz ve gayr-ı ciddi olan, hiçbir surette yazı'nın konusu olamazdı. Aksini düşünenler, yazmaya karşı çıkıp sadece konuşmakla yetindiler. Nitekim sohbetin kıymet kazanması bu yüzdendir. Duygu, düşünce ve davranışın yerini nasıl söz aldıysa, yazı da söz'ün yerini aldı. Yazı toplumlarında yazılmayan sözün ne kıymeti olabilirdi? En nihayet söz uçar, yazı kalırdı. Kalıcı olan makbuldü. Kalıcı olan yazı olduğu için, yazı bizatihi makbul ve muhterem idi. Matbaanın icadından evvel böyleydi, peki ya sonra?
3. Matbaanın icadından sonra bizatihi yazı'nın değeri azaldı, basılmış (matbû) ve yayılmış, yayımlanmış (neşredilmiş) olan kıymet kazandı. Yazmak, yaymak veya yayımlamak demek değildi. Fakat basmak öyle mi? Basılan, hem de aynı anda yaymaya, yayımlamaya eş bir anlam kazanıverdi. Çünkü değersiz olan basılamaz ve dolayısıyla neşredilemezdi; basılıyorsa ve yayımlanıyorsa değerli olmalıydı. Aksini düşünenler, yazdıklarını basmayı reddettiler, yazdıklarının ehil olmayanların eline geçmesinden çekindikleri için reddettiler.
4. Elektronik yazım ve yayım imkânlarının genişlemesiyle basılı metinlerin de değer kaybettiği bir devrin başlarındayız. Görsel olan yazılı olanın önüne geçiyor doğal olarak; zira idrak-ı hissî (duyular) her zaman idrak-ı aklî'ye (zihne) galebe çalar. İlkini kullananlar, ikincisini kullananlardan çoktur da ondan galebe çalar. Neşriyat sahasının ticarî hevesleri tatmin etmesinin bir sebebi de budur; müşteri çoğalmaktadır çünkü.
5. Bugün ne yazık ki birçok tasavvufî metin, peşisıra tercüme edilip yayımlanıyor ve böylelikle bu metinler, onları okumaya ehil ve salih olmayanların eline geçiyor. Anlama ve kavrama kabiliyetleri gerekli terbiyeden geçmediği halde, ehil olsun olmasın bu metinleri (güya) okuyanların, anlamadıkları/kavramadıkları meselelerde ileri-geri sözler sarfetmeleri kolaylaşıyor. Tercümelerin ehil kimseler tarafından yapılması gerektiğini söylemediğim gibi bu metinlerin tercüme edilmemesi gerektiğini de söylüyor değilim. Bilakis söylemek istediğim şu: Bu eserler nâ-ehillerin önüne atılmamalı, inciler, ehil olmayanların ellerinde misket haline getirilmemeli... Meselâ İbn Arabî hazretlerinin birçok eseri, avam için hiç de gerekli olmadığı halde ardısıra piyasaya sürülüyor ve hem halka, hem de bu âsar-ı güzîdeye yazık ediliyor.
6. Eskiden tekkelerde dahî her metin her müride okutulmaz, her derviş her sohbet halkasına dahil olamazdı. Liyakat kesbetmeden okunulacak metinler, okuyanlara yarardan çok zarar getireceği için salikler sıralarını beklerler, liyakat kesbettikleri kanaati hasıl olursa, yani izin çıkarsa bu metinler kendilerine okutulurdu. Birçoğunu tek başlarına da okumazlar; bilâkis bu metinler ehlinin/erbabının dizinin dibine çökülerek kendilerinden tahsil edilirdi. Hangi metni okuduğunuz önemli değildi; hangi metni kimden okuduğunuz önemliydi. Tasavvuf metinlerinin önemli bir kısmının, avam için değil, bilâkis ehli için, erbabı için yazıldığı dikkate alınırsa, bugün uluorta basılıp yayımlanmalarının niçin büyük bir mahzur teşkil ettiği anlaşılır sanırım.
7. Eskiden terbiye edenler terbiye edecek oldukları kimseleri bizzat seçerler, herkesi sohbet ve irşad halkalarına dahil etmezlerdi. Ahvalinden haberdar olduklarını sabır, tahammül ve tesamuhla uzun bir terbiye sürecine sokarlar, her adımlarında yanıbaşlarında durmayı bir vazife telakkî ederlerdi. Şimdiyse herşey tersine döndü. İnanın, bu hiç de hayra alâmet değil!
Dücane Cündüoğlu
|