| 24 Eylül 2007, 19:51:16 |
|
mxdönence
Ziyaretçi
|
 |
« : 24 Eylül 2007, 19:51:16 » |
|
TASAVVUFUN TEMEL KAVRAMLARI 1-ŞEYHBismi Teala; " De ki; Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin" Al-i İmran 31 Resulullah (SAV) şöyle buyurmuştur: " Muhammedin nefsi kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederek söylüyorum ki: Siz isteseydiniz, Allah'ı kullarına, kulları da Allah' a sevdiren ve yeryüzünde insanlara nasihat için dolaşan insanların Allah'ın en sevgili kulu olduğuna yemin ederdim." (Avariful Mearif) Burada Hz. Peygamber (SAV) 'in anlattığı husus, şeyhlik ve Allah (CC) 'a davet rütbesinin ta kendisidir.Çünkü şeyh, Allah'ı kullarına gerçek manada sevdiren, kullarını da Allah'a sevdiren ve yaklaştıran kişidir. Şeyhlik rütbesi; tarikat yolunun en yüce mertebesi, Allah'a davet konusunda peygamber vekilliğinin en üstün derecesidir. Şeyhin kulları Allah'a yaklaştırması şöyle açıklanabilir. Şeyh, müridi, Resulullah (SAV)'a her konuda uyma yoluna götürür. Kimin Hz. Peygambere uyması dosdoğru olur, onun her davranış ve hareketini benimsemesi eksiksiz bulunursa Allah (CC) o kulunu sever. Bakınız Al-i İmran 31 Şeyhin Allah'ı kullarına sevdirmesine gelince, onu şöyle izah edebiliriz. Şeyh, müridi nefsini kötülüklerden tezkiye yoluna sokar. Nefs temizlenince kalbin yansıtıcı özelliğe sahip aynası parlar. Oradan çevreye ilahi azametin nurları aksetmeye başlar. Kalbe vahdeti ilahinin güzelliği gözükür. Basiretin göz bebeği Cenabi Hakk'ın kıdemi ve celalinin nurlarını seyretmeye dalar. Kemal-i ezeli'yi görür. Böylece kul, herşeyde gördüğü ve hissettiği Rabbını sever. Çünkü bu sevgi, nefsi tezkiye etme ve fıtratındaki kötülüklerden temizlenmenin bir neticesidir.
2-TARİKAT
Tarikat: Arabca tarik kelimesinin çoğuludur. Tarik yol demektir. Tarikat ise yollar manasına gelmektedir. Ebu Nasr Serrac Tusi' nin El Luma'a ( İslam Tasavvufu- Prof Dr.H.Kamil YILMAZ) adlı eser inde tarikat şu şekilde anlatılmıştır. " Fıkhi ve itikadi konularda meydana gelen fırkalara mezheb denildiği gibi tasavvufi eğitimde farklı metodlar uygulayan mekteplere de tarikat denir. Tarikatlar insanlardaki meşreb farklılığından kaynaklanır. Tasavvufta tarikat kavramının kullanılması üçüncü ve dördüncü asırlarda başlar. Ancak bugünkü anlamıyla bir şeyhin (1) etrafında toplanan müridanın (2) tekke (3) ortamında muhtelif usüllerle eğitilmesi anlamına tarikat, Abdulkadir Geylani (KS) ve Ahmed Er Rufai (KS) nin yaşadığı hicri 6. ve miladi 12. asırlarda ortaya çıkmıştır. Tarikatler irşad usüllerine göre genellikle üçlü bir tasnife tabi tutulmuştur: Ahyar, Ebrar ve Şüttar. Ahyar Tariki: Amel ve ibadete düşkün olanların yoludur. Bu yolun salikleri genellikle farzlar ve nafile ibadetlerle Hakk' ka ulaşmaya çalışmışlardır. Bu yola ruhani yol da denilir. Çünkü bu yolda ruhun nafile ibadetlerle güçlenip nefsi etkisi altına alması esastır. Ebrar Tariki: Riyazat (4) ve mücahede (5) yoludur. Bu yola nefsani tarikte denilir. Çünkü amaç riyazat ve mücahede ile nefsi zaaga uğratıp onun ruha ram olmasını sağlamaktır. Bu yolun yolcuları Hakk ile muamelede de Halk ile muamelede de sıdk üzredirler. Gönül saflığına ermek için mücahedeyi esas alırlar. Şüttar Tariki: Aşk ve muhabbet ehlinin yoludur. Bu yola aşk, vecd (6) ve coşku ile girilir. Aşk ile ülfeti olmayan bu tarika süluk (7) edemez. Bu yolun yolcuları Beyazıd (KS) gibi coşkulu, taşkın, Mevlana (KS) gibi aşık insanlardır. "
3-ZİKİR
Bismihi Teala;Zikrin çoğuluna ezkar denilmiştir. Zikir: Anma, düşünme, hatırlama. Allah (CC)' ı dil ve kalb ile anma. Belli duaları belli zamanlarda, belli sayı ve şekillerde okuma.
İmam Celaleddin Suyuti (Rh.A) Hazretlerinin " Neticetül Fikr fi Cehri bi Zikr " isimli eseri : Rahman ve Rahim Olan Allah (CC)' ın adı ile başlarız.
Mesele: Zikir, tesbih ve dua beyanındadır. Bunlar belaların definde sadakaya eşit olurmu? onun makamına geçebilir mi?
El-Cevap: Bu hususta açık ayet ve hadisler vardır. Zikrin ve tesbihin sadakadan daha üstün olduğu hakkında da eserler vardır. Ama zikrin belaların define sebep olması hususunda öyle bir delil vardır ki, ondan şek ve şüphe yoktur.Muayyen zikirler hakkında sayılmayacak kadar çok hadis varid olmuştur. Kim o zikirleri söylerse beladan, şeytandan, her türlü zarardan, zehirden akrep sokmasından ve onu rahatsız edecek her türlü zararlardan korunur. Eş-Şeyh Muhyiddin en-Nevevi" nin " Kitabul Ezkar " isimli eseri o zikirlerle doludur. Yine Taberani ve Beyhaki" nin eserleri olan " Kitab-ud Dua " da bu zikirlerle doludur. Hal böyle iken sözü daha fazla uzatmaya gerek kalmaz. Hadisi Sahihde gelmiştir ki; -1-" La Havle vela Kuvvete İlla Billah " zikri, belalardan yetmiş kapıyı kapatır. Bunların en aşağısı " fakirliği ", diğer bir rivayette ise " gamı " giderir. -2-Sevban (R.A)' den merfu olan hadisi Hakim rivayet etmiş ve onu tashih etmiştir. " Kaderi hiçbir şey çeviremez, ancak dua çevirebilir. " Yine Hz.Aişe (R.Anha)' den Hakim rivayet etmiştir. "Dua nazil olan ve olmayan belalara engel olur. Nüzul (inmekte) halinde olan bazı belalarla dua karşılaşır ve onlar birbirini kıyamete kadar geri çevirir." -3-Ebi Davud ve başkaları İbni Abbas (R.A)' dan merfu' en rivayet ediyorlar. " Kim istiğfara devam ederse; Cenab-ı Allah (CC) ona gam ve kederden bir esenlik verip, bütün sıkıntılardan kurtulmayı ihsan edip, hesapsız bir rızıkla rızıklandırır". -4-Suveyd b. Cemil' den Ebi Şeyma rivayet ediyor. Buyurmuş ki; " Kim ikindi namazından sonra (la İlahe İllallah Lehul Hamdu ve Huve Ala Kulli Şeyin Kadir) zikrini söylerse, o zikir ertesi günün ikindi vaktine kadar sahibine gelecek her türlü bela ve afetlere karşı savaşırlar." -5-İshak b. Rahaviye, Mesnedinde Tarık ez-Zuhri' den rivayet ediyor. Buyurdu ki; Ebu Bekir Es-Sıddik' e kanatları sağlam bir karga getirildi. Ebu Bekir buyurdu ki; Ben Peygamber (SAV) den işittim buyurdu ki; " Avlanmaz bir av, yaralanmaz bir yaralı veya kesilmez bir kesilmiş ağaç, tesbihlerini azalttıklarından dolayı bu haller başlarına gelir". Bu hadisi, Ebu eş-Şeyh " Kitalul Azame " isimli eserinde, İbni Avn b.Mehran tarikiyle Hz. Ebu Bekir' den mevkufen rivayet etmiştir.
4-TEKKE - ZAVİYE - DERGAH - HANKAH - ASİTANE
Tekke, Zaviye, Dergah, Hankah, Asitane; Tasavvuf erbabının, oturup kalkmalarına, süluk çıkarmalarına, ayin yapmalarına mahsus yere, tekke denir.Taşradan gelecek dervişlerin kalabileceği özel odaları ve mutfağı bulunur. Küçük Tekkelere "zaviye", büyüklerine "hankah" , "dergah", merkezi pozisyonda olanlara da "asitane" denir.
Olalı müntesib-i aşkın ey mah Tekkeden tekkeye koşmaktan usandım billah.
Muallim Naci
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 24 Eylül 2007, 19:54:17 Gönderen: mxdönence »
|
Moderatöre Bildir
Logged
|
|
|
|
| 24 Eylül 2007, 19:57:42 |
|
mxdönence
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #1 : 24 Eylül 2007, 19:57:42 » |
|
BİR MAKALE
Belediyenin Gazanfer ağa Medresesinde, Tarikat kostümlerine ayrılan küçücük bir odanın içindeki bütün bir malzeme, yalnız İstanbul daki 360 dan fazla Tekke; Hankah ve Asitane den arabalarla, kamyonlarla çıkarılan ve bu gün tek yapıcısı kalmayan o fevkalade harikulade kıymettar, nadide, kutsi ve tarihi eşyaya karşılık şimdi tozlu raflarda göze çarpan, destarı bozulmuş, rengi atmış üç beş Halveti, yahut Celveti tacı ile nasılsa elde kalmış ve yıpranmış bir Mevlevi Tennuresi, bir de Bektaşi Fahri ve üç, dört tane de eski püskü kostüm ve (külah) tan ibarettir ki, bunların da artık teşhir ve temsile değer kıymet ve mahiyetleri ne yazık ki kalmamıştır. Şimdi bir an düşünelim: Bir takım mesleki rümuzat ile süslü ve işlemeli (Takye) sinden yünlü, pamuklu hırkasına; Haydariye veya Hüseyniye dedikleri aba yeleğinden, şalından asa sına; Yol yol antarisinin beş parmak kıvrımından muayyen büklümlerine; deve tüyü abasından ridasına; hatta bunların dikişinden düğmesine ve örgüsüne kadar her biri, her yeri ve her yanı ayrı ayrı birer kıymet, birer mana ve ifade olan, her parçasında türlü semboller bulunan ve artık aranılmakla da ele geçiremeyeceğimiz bu emsalsiz eşyanın böyle hazin bir lakaydi sonunda ve hem de pek acıklı bir surette mahv-ü heder oluşundan kimin ve nerenin sorumlu ve ilgili tutulacağı, henüz öğrenilmiş değildir. Bize kalırsa evvela sorulacak ve araştırılacak nokta şudur: Evkaf İdaresinin böyle bir, çoğu şahsi ve gayri mevkuf olan bu eşyayı olduğu gibi, istediği şekilde toplamağa, topladıktan sonra da muhafazası ile hiç alakadar olmayıp, her birini bir tarafa atıp çürütmeye, yahut güneş girmeyen havasız, rutubetli ambarlarda işe yaramayacak bir hale getirip imha etmeye hakkı var mıdır? Ne kadar acınsa ve esef olunsa yeridir ki; mesela: 7 renk üzerine ham ipekten işlenmiş ve pek ustaca bezenmiş 4 veya 18 terk li Kaadiri taçları, yine Kaadiriye hulafasına mahsus siyah kadifeli, uzunca kanatlı müjganlı lar..Aynı şekilde yeşil, beyaz, kırmızı, mai, sarı ve lacivert renklerle işlenen ve icabına göre 12, 16, 18 ve ila...72 tığlı, nadide gül ler, gülbehar lar, kemer ler ..Çeşit, çeşit kan taşları elif i lame ler, güldeste ler, tomak lar...40 Elifli, 20 dallı Halveti taçları, türlü renkte ve şekilde Hüseyni, Cüneydi destarlar...Mihrablı Burma lar, Mücevveze ler, Elifi ler, Edhemi ler, Eşrefi ler, Dallı lar...Hülasa ecdad ve eslaf elinden çıkma iğne hünerinin, göz nurunun ancak şarka mahsus olan bu emsalsiz ibda ları ve artık üç beş mezar taşından başka da benzeri kalmayan bu eşşiz eserler, nefiseler- müzelerde saklanması vaadile- Evkaf tarafından, hem de pek zecri bir surette toplattırıldığı ve bu uğurda bütün Tekke ler boşaltıldığı halde, ne yazıkdır ki büyük Türk Hattatları nın şaheserleri ile birlikte o zamandan beri ortadan yok olmuş, yukarıda işaret ettiğim gibi bu işe tahsis olunan Belediye nin (İnkilap Müzesi) bile, fevkalade zengin ve mücehhez olması lazım gelir iken kuruttuğumuz çeşmeler, sebiller gibi- tam takır bırakılmıştır. Halbuki yalnız Kadirihane den müsadere edilen, üç kamyonun taşımakla bitiremediği, mesela: Etvar-ı Seba renklerine bürünmüş tiftik Makam Postları, bunların önünde 12 İmam a işaret olarak yanan muhtelif boyda ve şekilde altun kakmalı, yahut sadece gümüşten ve prinçten dökülmüş, kenarlarında Türk Hattat ve Hakkakinin emsalsiz yazıları ve hünerleri bulunan şamdanlar, buhurdanlar, devamlı ve ahenkli, fevkalade bir tannaniyet temin etmesi için hususi surette yaptırılmış gayet ince, hassas ve altun döğmeli halile ler, mazhar lar, kuddüm ler..yine bunlar arasında çeşit çeşit renkten ve ipekten donanmış çeyiz ler, emanet ler, maksure ler, dolusu postlar, antika seccadeler ve tesbihlerle klasik bir müzeyi baştan başa ve pek ala ihya etmemiz mümkündü... Bunları eşelemek, bu konuyu kırklamak, irticaı ayaklandırmakdır diyemeyiz. Böyle düşünenler varsa muhakkak ki yanılmış ve aldanmışlardır. Zira ehlinin malumu olduğu üzere taasubun ve kuru zühdün, öteden beri amansız bir düşmanı olan ve daima böyle tanınan tasavvuf teşkilatının, irtica ile zerre kadar ilgisi ve münasebeti yoktur. Zaten İslam medeniyetinin, İslam maarifinin ruhen ve fikren yükselmesi, gelişmesi demek olan, hasseten de bunun için kurulmuş bulunan Tasavvuf, Müslümanlıktaki batıl inançlardan doğan ve kökleşen kuruluğu, geriliği, gidermek için teessüs etmemiş midir? Bundan dolayıdır ki her hamlesinde önüne çıkan taassubla, irtica ile daima mücadele halinde bulunmuş, Medresenin Ulama-yı Rusum denilen zahir ulamasının akide hayatına getirdiği Cennet sevdasına, Allah korkusuna karşılık O, her şeyden önce iç alemlere girerek gönüllere Allah sevgisini, Allah aşkını, kainatın felsefesini yerleştirmiş ve bunun neticesi olarak da insan-ı kamil dediğimiz insanlığa yarar insan yetiştirmenin yolunu ve gerçek sırrını öğretmiştir. Yine bu mekteb, deruni ihtiyaçları da düşünerek Medresenin, Bab-ı Fetva nın kafa kafaya vererek asırlarca haram tanıtması yolunda sürüp giden ısrarına, ibrarına rağmen bir çok teviller, tefsirler ve arifane incelikler bularak İslam mabedlerine müziği yerleştirmiş, Mutrib denilen musiki mahfelinde sazı ile, sözü ile bütün teşkilat ve ihtişamı ile, Zakir Başı veya Ayinhan dediğimiz büyük hançere üstadının Şefliği altında muazzam, bedii bir terennüm ve teganni ihtifal ve ihtilali vücuda getirmiştir ki bütün bir Batının ve kilisenin bu gün bile başaramadığı fevkalade ve dahiyane bir inkilabdır. Bununla da kalmıyarak (ayin) adını verdiği yine müzikle başlayıp müzikle biten ve kalpleri titreten: Kıyam, Kuud, Devran ve Sema halinde çeşit çeşit zikirler usul ler, mukabele ler, yani bir nevi estetik törenler, füğürler, dini ve lahuti rakslar, semavi danslar ve konserler tertib eylemişlerdir Tarihin şehadeti ile de sabit olduğu üzere tarikat büyükleri yani Pir ler, Müctehid ler, bütün tasavvuf uleması daima ve daima her zaman bu yolda uğraşmışlardır. Onların ellerinden çıkmış ve bir hayli seçme parçası bugün mekteblerde okutturulan eserler ve kitablar meydandadır. Ayrıca kütüphaneleri tavanlarına kadar dolduran Ana Kitab dediğimiz Ummühat ve Muhalledat ehlinin malumudur. Edebiyat derslerinde, edebiyat tarihlerinde kendilerine geniş sahifeler ayrılan, erişilmez şahsiyetlerden önemle ve övünerek bahsettiğimiz büyük mutasavvuflar, mesela ilk hatıra gelen Hacı Bayram dan, Yunus dan, Eşrefoğlundan, Yesevi Ahmed den, Mısri Niyazi den tutunuz da Üsküdarlı Aziz Mahmud Hüda-i ye onun Şeyhi Üftade ye hatta son zamanlardaki Erzurumlu İbrahim Hakkı ya, Seyyid Niğari ye kadar hangisinin şiirinde, eserinde ve tek satırında irticaın kokusu vardır? Zaten şimdiye kadar taassubla, Zühdü Mutlak la tarikat ve tasavvuf uzlaşabilmiş olsaydı, yüzyıllar boyunca uzayıp gelen tekke ve medrese geçimsizliği kökünden halledilir ve her bakımdan da ortadan kalkmış bulunurdu. Binaenaleyh şu vesile ile söylemek ve hatırlatmak lazımgelir ki klasik tekke müziği, tekke dansı veya ridmiyi dediğimiz şey, bu gün liselerde okutulan manen pek manidar, fakat cansız ve sessiz olduğundan şimdilik kuru ve yavan kalan- tasavvufi metinlerin didaktik parçaların sese ve besteye alınmış (melodi) lerinden ibaret bir kıyl-ü kal antolojisidir. İşte bu melodilerden örülen canlı ve heyecanlı tabloyu gerek ibadet kasdiyle gerek hayret ve ibretle temaşaya gelenlerin dini ve deruni olduğu kadar bedii bir vecd içinde kalmaması da mümkün değildi, zira sadece seyre ve tetkike gelmiş olanları bile kalbinden ve kafasından yakalıyordu. İnkarı kabil olmayan bu hakikat ve bedahat değilmidir ki Batının aydınını, tarihçisini, yıllarca ve yıllarca bıkmadan ve usanmadan, ardı arkası kesilmeden- biadli bir derviş gibi- Mevlevi ayininde bulunmak, yahud mükemmel bir Rifai veya Eşrefi usulü görmek için Londra dan, Paris ten hatta çok kerre Amerika dan Kulekapısı Mevlevihanesi ne, Üsküdardaki (Rifai Asitane) sine veya Tophanedeki (Kadirihane) meydanına, -şapkası elinde, medeni bir huzur ve ihtiram içinde daima zevkle, heyecanla bu güne kadar sevkede durmuş ve hatta ruhan intisab ve incizaba mecbur bırakmıştır. Şu halde insaf ile düşünmek icabederse ilimle, tarihle pek ilgisi olmadığı halde sadece geçmişin ve göreneğin, bir bakımdan da güya Batı nın medeni bir eğlencesidir diye bir çok külfetler, zahmetler ve bir hayli de masraflara katlanarak defalarca ihyasına çalıştığımız ve hiç de usanmadığımız uydurma ve soysuz (festival) lere verilen önem ve değer kadar olsun bu işlerle de uğraşmak zamanı artık gelmiştir. Eğer mazimizi gerçekten seviyor ve onunla cidden övünüyorsak tarihteki servet ve emlakimizin değerini belirtelim. Geçmişteki bedii zevkin, estetik terbiyenin aşk meydanında kutsi ve ilahi heyecana nasıl terfik edildiğini ve bunların nasıl müstesna bir vecd içinde tezahür ve tebellür ettiğini, o anlatılmaz alemin ihtişam ve insicamını, semavi aşkın lahuti sesini, hatta tonunu, fonetiğini bütün nüansları ile- meçhulün ve metrukün karanlığından kurtarmamız iktiza etmektedir. Bunun içinde Baltacıoğlu nun, Türke Doğru da, yana yıkıla haykırdığı gibi bunları zaman geçirmeden plakla, filimle, kroki ile hatta mümkin ise- Revü halinde hemen tesbit ve teşhis edib, -aslını kaybetmeden- tarihe ve ebediyete vermemiz; hulasa bu yolda durmadan seferber olmamız lazımdır. Eli kalem tutan iş başına......
NEVBE VURMAK (Tekke Musikisi)
Klasik mabed musikimizin ilk büyük konservatuarı sayılan ve bu sahada en kuvvetli, en değerli üstadlan yetiştiren, bunları tarih ve insanlığa tanıtan Tekkeler musikisi ve onun pek azametli kültür ve edebiyatı olmasaydı, ve eğer bunlar ta'lim, telkin yolları ile, inceden inceye işlenmeseydi, kabul etmek lazım gelir ki, islam'ın ibadet dünya-sı, kuruluktan ve zevksizlikten kurtula-mıyacaktı. Yine hatırlamak yerinde olur ki, Medrese kültürünü selahiyetle temsil ve tedris eden zahir ulâmasının ve "Bab-ı Meşihat" de denilen "Fetvahane" nin aynı zihniyet ile kafa kafaya vererek bir ağızdan "Haramdır!" dedikleri musikiyi, devamlı, İsrarlı birçok mücadele ve fedakarlıklarla islam ma-bedlerine sokup yerleştiren ve bütün ihtişamile devam ettiren, Tekke musikisi, Tekke musikişinasları olmuştur. Bunun çok güzel bir neticesi de şudur ki, çeşitli zikir şekiller inden meydana gelen ayin-i şeriflerin, "Mukabele" lerin arasına lâhutî konserler, semavî rakıslar, pek canlı ve cazip şekilde bediî figürler katarak, Müslümanlık â-leminde adeta ulvî ve ruhanî bir medeniyet kurmuşlardır. Zamanına göre dahiyane bir inkılap vuruda getirilmiş sayılabilir. Yine dikkat edilirse görülür ki, zikirde, kalblere coşkunluk vermesi, ilahî zevki arttırması itibarile musikinin,ruhlarda ve gönüllerde yaptığı, bıraktığı tesir, çok kudretlidir. Bu hususun inkar edilemiyecek büyük ehemmiyeti vardır.
TEKKE MUSİKİSİ
Tekke musikisi de, klasik musikimizin saz fasılları gibi tavrını, seyrini değiştire değiştire ve ısındıra ısındıra başlar ve devam eder. Perde perde yük selir, alçalır, dolaşır, ilk girdiği, başladığı yerde, en sonra karar kılar. Koro'nun ses temposu, perdesi, zikrin tavrına ve hareketlerine göre ayarlandırılmıstır. Hiç falso vermeden böylece sürüp gider. Zikrin "tavr-ı mahsusu" nda görülen figür ve ritim icaplarına göre Önce "pest" den, yavaş yavaş, ağır ağır başlar, perde perde inip çıkar, gittikçe artan büyük bir coşkunluk içinde, etrafı ve gönülleri sardıktan, yüksek perdeler üstünde bir müddet dolaşıp gezindikten sonra "Yıldız Perdesi" denilen hepsindendik ve daha yukardaki en üst perdeyi bulurdu. Dergahlarda musikiye, bu derece e-hemmiyet verilmesi, Tarikat mensuplarının eski tabiri ile "meclûb-i mehasîn", "bedayı'perver" olmalarından ileri geliyordu, yani (güzelliklere vurgun, bediî zevklere düşkün), ince ruhlu insanların Tekke muhtinde ekseriyeti teşkil etmiş bulunmasından husule gelmekte idi. Şöhretleri asırları kaplamış, büyük sanatkar ve bestekarların bu şekilde hemen daima Tekke ve Tarikat müntesibleri içinden çıkmış ve yetişmiş bulunması, eserlerinin kendi devrinden zamanımıza kadar gelmesi, her asırda tutunması, bu gerçeğin en kuvvetli misalidir.
MUSİKÎNİN İNSAN RUHU ÜZERİNDEKİ TESİRLERİ
Tekkeler musikisinin, derunî hazlar ve ruhlar üzerinde husule getirdiği bir hususiyet de şu idi : Camide yapılan ibadetlerde, cemaat tarafından mesela yüz defa "Allah!" denilirse. Tekkede dervişlerden, aşıklardan kurulan zikir halkasında en azı bin defa, yüz bin defa "Allah!" denilirdi ve pek de yürekten söylenirdi. Zira Tekkede "Zikr-i daimî", "vecd-i hakikî" vardı. Namaz gibi muayyen vakitlere mahsus olmayan bu devamlı zikir, eski edebiyatın "vecd-i vecd-â-vecd" dediği gayetle coşkun ve pek heyecanlı bir surette icra olunurdu. Bu doyulmaz ve anlatılmaz neş'eyi meydana getiren de musiki idi ve onun büyüleyen, sürükleyen kudreti idi. Zira kitaplara geçmiş hakikatler arasında görülmekte ve bilinmektedir ki, musiki, âşık'ın aşkını arttırır; duygulu kalblere ilham verir, ruhlara coşkunluk getirir. Bunun içindir ki, Tekkede zikir meydanına girip de post üstünde diz çöken her derviş, hatta derviş olmayan herkes, candan, gönülden ve bir ağızdan "Allah!" derdi; "Allah!" demenin zevkine varırdı. Ve, zikrin en büyük ibadet olduğunu ruhunda yaşardı. Musiki ile başlayıp, onunla beraber aynı tavırda, aynı perdede devam eden ve en önce "Estağfirullah!", "Lailahe illallah!", sonra da "Allah!", "Ya Allah!"veya "Hu Allah!", "Hayy Allah!" lâfz-ı şerifleri ile birbirini takip ve tekmil eyleyen İsm-i Celal ve Tevhid-i Şerif ler, "Kuud, Kıyam" veya "Devran" da, (oturarak, ayakta veya devrederek, dönerek) ne tarz-ı surette olursa olsun her defasında zikir meclisi bir kaç saat sürerdi. Bazan da hiç farkında olmadan sabahı bulurdu. Böylece büyük bir âheng ve intizamla sürüp giden bu coşkunluğun basında, şeyh efendi, elinde sübha-i saddane (binlik veya beş yüzlük teşbih), Mekaam Postu önünde, zikr-i şerifi, a-yin-i şerifi birkaç defa devreder ve ettirirdi. Artık sayısını Allah bilir. Allah ve Zikrullah aşkı ile kendinden geçmenin pâyânsız neşesine bu şekilde huzur ve heyecan katan Tekke mu-sikisinin en cazip, en muhteşem tarafı "Bayram Haftaları"nda, "Nevbe vurulduğu" zaman olurdu. Bu, bir musiki hadisesi idi. Bu hadise i fevkalade, Tekkelerde bir "saltanat-ı musikiye" ha-linde icra edilirdi.
NEVBE NEDİR ?
Nevbe, Tarikatlere aid saz topluluğunun adıdır. Bu, bir çeşit Tekke bandosu idi. Fakat daha ziyade "aktâb-i erbaa" denilen dört büyük kutbun kurduğu ana Tarikatlara mahsus idi. Yani Kaadirî'ler, Rıfaîler, Bedevî'ler, Disükî'ler ve ilaveten Sa'dî'ler, Dergahlarda, muayyen zamanlarda Nevbe vururlardı. Nevbe'nin icra şekli, evvelce de yazdığımız gibi "alat-i mutribe" denilen Şark'a mahsus an'anevî sazlardan "Nay - Ney, Nısfiye, Kuddüm, Çifte Kuddüm, El Kuddüm'u, Mazhar, Bendir, Kabran, Halîle (bando zili), Tabl-Tabıl (kocaman gövdeli davullar), Mehter Takımında olduğu gibi muayyen bir tarzda topluca çalınıp okunmasından meydana geliyordu. Kıyamî Tekkelerin de, Kandil ve Bayram günlerinden bir hafta önce başlardı. Buna, "istikbal Haftası" denilirdi. Halvetiye Tarikatına mensubiyeti olan Tekke ve Zaviyelerde ise, ancak "eyyam-i mahsusa" ve "leyali-i mubareke" nin hululü münasebetiyle (Kandil ve Bayramların gelişi ile) o da pek nadir olarak Nevbe çıkar ve bazan bir hafta sürerdi. Bu haftanın içindeki zikir günlerinde ekseriyetle Nevbe vurulurdu. Büyük dergahların Hilafet Cermiyetlerinde, şayed Asitane Şeyhi (Pir evinin postnişini efendi) bulundu ise, o zaman ayin-i şerîf ve merasim, Nevbe'nin iştiraki ile yapılırdı. Nevbe'nin çıkması ve çalınması iki suretle olurdu : Birisi oturulduğu yerde vurulurdu. Buna "Tulibî Nevbe" denilirdi. ikincisi de, ayakta vurulanıdır ki, bu da, Tulibî Nevbe'den sonra başlar ve daha az sürerdi. Ramazan Bayramlarına rastlayan hafta günlerinde, bazan üç defa Nebve çıkardı. Kurban Bayramlarında ise, Nevbe merasimi iki defa yapılırdı.Nevbe'ler umumî olarak üç fasıldan ibaretti : Dergahın postnişini bulunan şeyh efendi ve bariz salahiyetli zakirbaşı, ellerinde pirinç halîle ile Nev-be'yi idare ederlerdi. Yaşlı dedeler ile diğer zâkirler Kuddüm vurur, dervişler Mazhar çalardı. Misafir olarak gelen kıdemli şeyh efendilere de, "El Kud-dümu" verilirdi.
MÜRİD
Arapça, isteyen demektir. Allah'a vuslatı arzu eden, bir başka deyişle, Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak isteyen ve bu olgunluğun eğitimini verecek bir şeyhe (veya mürşide) bağlanan ( bey'at eden) kişiye mürid denir. Tasavvufi anlamdaki olgunlaşmada 4 merhale vardır. 1- Talib, 2- Mürid, 3-Mutasavvıf, 4- Süfi. Mürid, bir tekamülî oluşumda ikinci sırayı işgal etmektedir. Son sırada bulunan süfiye, vasıl denir. Müridi üç gruba ayırırlar:
Mutlak mürid: Şeyhine "niçin?" sorusu sorarak dili ve kalbiyle itirazda bulunmayan, şeyhinin sözlerine karşı delil istemeyen müride, mutlak mürid denir.
Mücaz mürîd: İç ve dışa ait her hususta şeyhinin rey ve iradesi altında bulunan dervişe denir.
Mürted mürid: Şeyhine emrettiği, yasakladığı konulara karşı çıkan müriddir ki, zamanımızda bu türden olanlar çoktur. İlk iki grub makbuldür. Müridin herşeyden önce şeriate sımsıkı yapışması (takva), edeb ve sıdk (doğruluk) üzere olması gerekir.
|
|
|
|
|
| 24 Eylül 2007, 20:02:51 |
|
mxdönence
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #2 : 24 Eylül 2007, 20:02:51 » |
|
TASAVVUFİ TERİMLER Dervişlik Nedir? Şeyh Remzi er-Rufa'î Başına 'arakiye, arkasına 'aba giyerek ayin günleri ba'zı dergahlara devam etmek ve orada mücteme'an vaki' olacak zikirlerde hazır bulunmaktır. Feraiz ve vacibat-ı îlahiyye ve Sünen-i Nebeviyye yi kema yenbeği îfa etmekle beraber lezzet-i 'ubüdiyyeti idame ve "La yezalü'l- 'abdü yetekarrebü ila bi'n-nevafil" hadîs-i kudsîsî mucibince nevâfil ile de iştigal etmek için bir şeyhe inâbe etmek ve ta'lim edeceği evrad ve ezkâra müdavemetle ehl-i riyazet ve sahib-i takva olmaktır. (Ye'bne adem innema 'arefenî men 'arefe nefsehü ve innema vecedenî men tereke nefsehü a'rif nefseke ya insan lita'rufinî) emr-i kudsîsî mucibince nefsini bilmek ve Rabb'ini bulmak maksadıyla bir mürşid-i kamile teslim olarak mücahadatını îfa ve ahlakını tasfiye ile ruhunu tecellî ettirmek ve Rabb'ına vasıl olmaktır. Mürşid-i kamil olan şeyhine ne 'aynî ve ne de gayrî olmak şartıyla kendini benzeterek iradesiz mürîd olmak, ya'ni Hazreti Cüneyd'in (levnü'l-mai levnüinaihî)" =suyun rengi kabının rengindedir= ve Derviş Yünus'un (Halk içre bir ayineyim, herkes bakar kendin görür) kelamları mazmünunca bila-makam her makamdan görünmektir. Şu ta'rîfattan anlaşılıyor ki dervişlik ne yalnız surette, ne de yalnız sîrettedir. Hem surette ve hem de sîrette olmak lazımdır. Binaenaleyh, dervişlere enfüsî ve afakî olmak üzere iki vazîfe-i asliye terettüp ider. Vazîfe-i enfüsiyye, cismanî ve ruhanî kendi nefsine, vazîfe-i afakiyye, 'alem-i beşeriyyete karşıdır. Dervişlerin kendi nefsine karşı olan vazîfesi: Sinn-i mükellefiyete vasıl olur olmaz dünyaya ne için ve kimin tarafından ne suretle getirilmiş olduğunu mülahaza ederek mebde' ve me'adını anlamağa çalışmak bunun için de evvel emirde tahsîl-i 'ulum ve funun ile eşkal ve havass-ı zahiriyyesini, ba'dehü iktisab-ı 'irfan ile ahval ve havass-ı batıniyyesini, elhasıl, vezaif-i insaniyyesini öğrenmektir. Hazret-i Rasül-i Ekrem (s.a.v) "el-'ilmü 'ilmani, 'ilmü'l- ebdani sümme 'ilmü'l -edyan" buyurmuştur. Şüphe yok ki buradaki 'ilmü ebdandan maksad fen-i tıp değildir. îlm-i nefsdir ki ademiyyetin zahiriyat ve batıniyatına şamildir, (men 'arafe nefsehü fekad 'arafe Rabbehü) hadîs-i şerifi de bunu müeyyeddir. Me'a haza bir salik tabîb dahî olursa 'ılm-i nefsi daha sühuletle elde eder ve teferru'atını anlar. Burada bir sual varid-i hatır olabilir. O da cahil olanlar derviş olamazlar mı? Halbuki Derviş Yunus gibi ümmi nice salikler gelmiştir. Evet (zalike fadlullahi yü'tihî men yeşaü) olabilirler lakin nevadirdendir. Bundan ma'ada derece-i kemalde behemehal noksan olurlar çünkü Cenab-ı Hakk (Hel yestevi'l-lezîne ya'lemüne ve'l-lezîne la ya'lemün) buyurmuştur. Bilen ile bilmeyen müsavi olamaz. Esasen kemal-i evliyaullahtan olan İmam-ı Gazali, Muhyiddin-i 'Arabî, Mevlana Celaleddîn-i Rumî kaddesallahu esrarahüm gibi zevat zamanların da 'ulüm-ı zahiriyyede dahi yed-i tüla sahibi idiler ve bu suretle meratib-i insaniyyeyi tamamıyla idrak ederek mürşid-i kamil olmuşlar idi, Ba'zı evliyaullahın, 'ilm, sülük için hicabdır dedikleri varlık itibariyledir.Yani salik kendi ilmine istinad ederek mürşidinin telkînatını kabul etmez ise 'ilmi hicab olur demektir. Yoksa ilimsiz, akılsız dervişlik olmaz. Bunun içindir ki meczübîn ile kamilîn arasında zahirî ve batınî pek büyük farklar vardır. Şu halde derviş olmak için evvel emirde kuvve-i 'akliyye ve zekaiyyesi tam bulunmak ve vezaif-i insaniyesinin zahiriyatını müte'addit hocalardan, ulemadan öğrenmiş ve ma'neviyatını da bir veyahut birkaç mürşid-i kamilden ahz ve telakki etmiş bulunmak şarttır. Burada dahi bir sual varid olur şöyle ki: Müte'addit hocalardan tederrüs etmek kabul olunursa da seyr u sülük için birkaç mürşide ne ihtiyaç var, bir mürşid kafi değil midir? Hayır! Eğer mürşid cidden haiz-i cemi'î kemalat olmazsa kafi değildir. Nitekim kibar-ı evliyaullahdan ekseri birkaç mürşide hizmet etmişlerdir. Vaktiyle meşayıh dervişini bir raddeye kadar kendisi terbiye ederek isti'dadını fazla görürlerse diğer meşayiha gönderir ve anlar ma'rifetiyle ikmal-i sülük ettirirler idi. Ve dervişlerinin her halde noksan kalmamasına i'tibar ederler idi. İşte bir derviş zikir olunduğu vech ile nefsine karşı olan vezaifini öğrenirse kendini halen ve tamamen mürşidine benzetmiş bulunur ki bu surette kendisi mürşidinin ne aynı ve ne de gayrı olur. İnsan-ı kamil buna derler. Dervişlerin 'alem-i beşeriyete karşı olan vazîfesine gelince: Bir derviş kendisi nasıl hocalarından, mürşidinden ya'nî alem-i beşeriyetten 'ilim ve 'irfan ahz ve telakki ederek tefeyyüz itmîş, adem olmuş ise anı ya'nî aldığı ilim ve irfanı yine 'alem-i beşeriyyete i'ade ederek borcunu te'diyeye, emaneti red ve teslime mecburdur. Bu borç bir deyn-i ma'nevîdir ki ehl-i himmet ve hamiyyet olan dervişler te'diye etmişlerdir. Hazret-i Fahrü'l-Mürselîn (s.a.v.) Efendimiz: "Allahümme'kdi 'annî deynî � buyurmuşlardır. Bu deynden murad hakikatta deyn-i suverî değildir. Belki beşeriyete olan deyn-i ma'nevîye işarettir. Halbuki Zat-ı Risalet Penahileri alem-i beşeriyyete olan deynlerini te'diye ettikten ma'ada la yefna hazineler dahî bırakmışlardı ki bugün biz, ümitleri anları israf etmekteyiz, (el-Uulema-ü Veresetü'l- Enbiya) hadîs-i şerif; matükunca 'ulema, 'urefa bu hazineleri tevarüs etmişler, isteyenlere bezi etmekde bulunmuşlardır. Hakîkaten ekser-i evliyaullah kendilerini mürşidlerine benzettikleri gibi yüzlerce efrad-ı beşeri de kendilerine benzeterek adem etmişler, 'alem-i beşeriyete sermayeler terk etmişlerdir. Ashab-ı hasenattan biri bir cami yaptırarak bir hayır işler. Lakin o cami kendi gibi bir cami yaptıramaz. Halbuki bir hayrü'l halef bırakabilirse o da diğerini, üçüncü dördüncüyü, elhasıl, müselsel olarak ila nihaye yekdiğerini ıslah ve terk ederek salah-ı halî, ahlak-ı Muhammedi'yi idame ederler ki maksüd-i aslî dahî budur. Binaenaleyh dervişlik yalnız nefsini kurtarmak değil, ebna-i cinsinden birkaçım dahî kurtararak tertîb-i meratibi insaniyye etmek (ve hüve'1-lezî ce'aleküm halaife fi'1-ardi) kelam-ı 'izzetinin esrarım izhar eylemektir. Ebna-yı cinsinden hiç olmaz bir kimseyi ıslah ile helak-i ma'neviden kurtaramayan dervişlerden 'alem-i beşeriyet da'vacıdır. Hazret-i Rasür-i Ekrem (s.a.v.): "eş-Şerefü bi'l-edeb la bi'n-neseb" buyurmuşlardır. Hüner evlad-ı sulbiyye değil evlad-ı ma'neviyye yetiştirmektedir. İşte dervişliğin vezaif-i asliyesinden olan vazifeyi muhtasaran beyan ettik. Bunları nazar-ı ehemmiyetten dür tutan dervişler emin olsunlar ki 'ömürleri oldukça dergahlarda püşt-pâ ursalar üç 'arakiyeyi yedi cübbeyi birbiri üzerine giyseler yine derviş-i hakîkî olamazlar. Şeyh Remzî er-Rufaî [ TASAVVUF-İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi Sayı 2 - 5 Ocak 2001]TASAVVUF Bismihi Teala : " Rahman olan Allah' ın ( has dostları ve ) kulları yer yüzünde tevazu hali içinde yürürler. Cahiller kendilerine takıldıkları zaman, güzel ve yumuşak söz söylerler." Kuran-ı Kerim Furkan Suresi 25/63 " İyilik ve takva üzerine yarışınız " Kuran-ı Kerim el-Maide Suresi 2 " Ümmetim içinde ilham ve keşfe mazhar bazı insanlar vardır. Ömer de bunlardan biridir." Hadisi Şerif -Sahih-i Buhari, Fezail 16 " Tasavvuf Kur'an ahlakıdır. Resulullah'ın deruni ahval ve halatı, şeriatin ince adabıdır. Tasavvuf bencillik değil, diğerbinliktir, merhamettir, muhabbettir, hizmettir; laf ebeliği değil, samimiyet, ihlas ve hikmettir. Kalp temizliği, irfan yüceliği ve amel-i salih mektebidir. İnsanı-ı Kamil olmanın yolu ve yöntemidir. Kıyl-ü kal değil, güzel haldir. Taşa karşı gül, zehire karşı panzehirdir, gözlere nur, gönüllere sürurudur." Tasavufun ne olduğu sorulan Cüneyd-i Bağdadi ( K.S ) şöyle cevap vermiştir: " Yaratıklarla alakayı kesip Allah ( CC ) ile olmaktır." Ruveym b. Ahmed ( K.S ) : " Tasavvuf, nefsi Allah ( C.C )' ın iradesine teslim etmektir." Semnun ( K.S ) : " Tasavvuf hiçbir şeyin sana, senin de hiçbir şeye malik olmamandır." Cüneyd: "Tasavvuf, vakitleri muhafaza etmektir ", demiştir. Bu da kulun haddini bilmesi, Rabb'ına muvafakat etmesi ve vaktinin gayrisi ile bulunmamasıdır (hâline razı olmasıdır) . İbn Atâ: "Tasavvuf, Hakk'la beraber istirs âl (Kulun kendisini kayıtsız ve şartsız Allah'ın irâdesine teslim etmesi) dir." demiştir: Ebu Yakub Süsi: "Süfi, sebebin rahatsız etmediği ve talebin yormadığı kişidir", demiştir. (Çünkü o sebebi değil, Allah'ı görür, bir şeyin istek ve irâde ile değil takdirle hasıl olduğunu bilir) . "Tasavvuf nedir", diye soran bir zata Cüneyd (k.s.) şöyle dedi: "Tasavvuf, sırrın ve ruhun Hakk'a ulaşmasıdır. Buna nâil olmanın yolu, nefsin, sebepleri görmekten fâni olmasıdır. Bu ise ruhun kuvvetli ve Hakk'la kâim olması sayesinde mümkün olur." "Sufilere neden sufi denildi", sorusuna Şiblî (k.s.) şu cevabı verdi: "Çünkü sufilerin sıfatları var, şekirleri ( r u s û m ) mevcut. Böyle olmak onların nişanıdır. Şayet sıfatların var ve şekillerin mevcut olmaması onların nişanı olsaydı o zaman sıfat ve şekle sahip olmamak onların nişanı olurdu". Şibli, sufilere sufi denilmesini sıfat ve şekle sahip olmalariyle izah etmiş, hakikat derecesine ulaşan bir sufinin resmi (şekli) ve sıfatı olabileceğini kabul etmemiştir. (Hakiki sufide sıfat ve resim yoktur, bu dereceye ulaşmamış olan sufilere eski sahib bulundukları sıfat ve şekiller dikkata alınarak s u f i y e denilmiştir) . Bayazid Bistami (k.s.) ; "Sufiler, Hakk'ın kucağında (ve himayesinde) ki bebeklerdir", demiştir. (Anne bebeğin ihtiyaçlarını temin ettiği gibi Allah da onların ihtiyaçlarını sağlar) . Ebu Abdullah Nebâci (k.s.) ; "Tasavvuf b i r s â m (bir delilik nevi) hastalığı gibidir. Başlangıçta insan saçmalar. Fakat bu hâl kendisinde iyice yerleşince lâl olur. Yani sufi başlangıçta makâmından bahseder, hâli ile ilgili bilgiler anlatır. Fakat keşfi açılınca hayrette kalarak sukut eder". (Maksadı sözle anlatmak vuslat hailnde olmayan sufilerin hâlidir, tasavvufun son merhalesine ulaşanlar h a yr e t içinde kalır ve sukut ederler. Sukut sözden üstündür) . Fâris'in şöyle dediğini işitmiştim: "Nefsâni arzular, insanın önünde duran büyük ve önemli işlere galebe çalınca, en doğru olanı tercih etmek bahis konusu olur. O zaman bu hâl sözle açığa vurulur ve yayılır. Vuslat makâmına ulaşılınca, nefisle nefsin arzuları arasına perdeler çekilir, o zaman her an sukut etmekten başka yapılacak bir şey bulunmaz". (İnsan nefsi ile çatışma hâlinde bulunduğu zaman en iyi hareket tarzını tercih etme imkânına sahip olur. Onun için de durumu sözle ifade eder. Kendinden geçip nefsinden gâib olunca susmaktan başka bir şey bahis konusu olmaz) . Ebu Hüseyn Niıri'ye (k.s.) ; "Tasavvuf nedir", diye sorulmuş, o da ; "Makâmı yaymak ve kıvâma vâsıl olmaktır" , demiştir. "Peki sufilerin ahlâkı nedir" diye sorulunca, "başkalarını sevindirmek ve onlardan gelen eziyeti görmemezlikten gelmektir" , demiştir.
"Makâmı yaymak" , sufi başkasının hâlinden değil, sadece kendi halinden ilim dili ile bahseder, demektir. "Kıvama ermek", sufinin hâli, içinde bulunduğu hâli bırakıp başkasının hâli ile meşgul olmasına engel, olur, manasına gelir. Bu konuda bize Ebu Hüseyn Nuri'nin şu şiiri okunmuştur: "Bana öyle bir hâl verdin ki hâlimi anlatmaya ihtiyaç kalınadı. Konuşamayan bir kimse maksadını sözle nasıl anlatır?" "Hâl, hâl sahibine tercüman olmadıkca, hâl iddia eden bir kimseyi tasdik etmek mümkün değildir". (İçteki Allah korkusu hâli dışta o kadar âşikâr olmalı ki bunu sözle anlatmaya lüzum kalmamalı).
|
|
|
|
|
| 24 Eylül 2007, 20:10:56 |
|
mxdönence
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #3 : 24 Eylül 2007, 20:10:56 » |
|
Sözlük ve Tanımlar A-K A
A’vâne: Yardımcılar, beraber olanlar. A’zâm: Çok büyük, en büyük. Abdullah: Allah’ın kulu. Bu isim, Resul-ü Ekrem (S.A.S.)’in mübarek ve en şerefli isimlerindendir. Ab-ı hayat: Can suyu, içene ebedi hayat veren çeşme. İçilen, bir damlası bile insanı ölümsüzleştiren ve ebedîleştiren su. Aşk ve muhabbet çeşmesi ki, ondan içen asla madum ve fani olmaz. Acz: Beceriksizlik, güçsüzlük, yapamamak. Âdâb: Uyulması gereken esaslar, usül, ölçülü davranışlar. Âfak: Ufuklar. Âgâh: Haberdar, uyanık. Vâkıf, arif. Hâlden anlayan, veli. Ağyâr: Yabancılar. Yâr olmayan, Allah’tan gayrı olan her şey, masiva. Ahdi Misak: Yemin, anlaşma, sözleşme. İnsanı kamile biat eden salik, Hakk’la ahdi misak yapar. Âher: Başka, diğer, gayri. Ahlâk-ı zemime: Beğenilmeyen, kötü ahlâk. Ahvâl: Haller, oluşlar. Ahzetmek: Tasarrufuna dâhil etme. Aks’ül amel: İstenilen şeyin zıddının hasıl olması, tersine oluş. Alâ-yı İlliyin: Cennette en yüksek derece. Cenab-ı Hakk’ın indinde en iyilerin ve kâmillerin derecesi. Âl-i Aba: Hz. Muhammed (S.A.V)’in abası altına alıp dua ettiği kişilerdir. Hz. Ali, zevcesi ve Hz. Muhammed’in kızı Fâtıma, oğulları Hasan ve Hüseyin âl-i aba’dandırlar. Âliye: Yüksek, yüce, aziz. Aliyy-ül âla: En üstün, en yüksek. Allâme: Meşhur olmuş büyük mütefekkir, her ilimde ihtisas sahibi. An: Zamanın en küçük parçası. Hakikatte zaman üstü zaman, daha doğrusu zamansızlık anlamına gelir ve üzerinden zamanın geçmediği hakikate ve zata işaret eder. Anâsır: Bir şeyin meydana gelmesinde sebep, temel esaslar. Ârız: Bir şeyi arz ve takdim edici olan. Arifan: Ermişler, arifler. Âsâr: Eserler, abideler. 160 Asr-ı saâdet: Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in, peygamber olarak dünyada bulunduğu devir. Aşina: Tanıdık. Âyân: Açığa çıkan, harici vücudu bulunan şeyler. Aylak: Başıboş, tembel. Aynel yakin: Gözle görerek hâsıl olan yakindir. Kalbin müşahede yoluyla hakikî vahdeti görmesidir. Hakk’ı bilmenin aynel yakini tevhidi sıfat makamıdır. Aynında: Zatında, özünde. Azimüşşân: Şanı büyük, namı çok yüce.
B
Bab: Sığınılacak yer. Kapı. Badehu: Sonra. Bahil: Hasis, cimri, tamahkâr. Bahr: Deniz, derya. Bâlâm Bahura: Hz. Musa zamanında yaşamış, kırk bin müridiyle birlikte istediği yere uçabilecek kadar büyük kerametleri olan bir keşiş. Zamanında, yaşadığı beldenin kralının isteği üzerine, kurduğu tuzaklarla Hz. Musa’nın ordusunu kırmış ve Kur’an’da da işaret edildiği üzere, Allahu Teâlâ kendisini maymuna döndürerek cezalandırmıştır. Bâni: Kurucu, yapan, yapıcı. Bârgâh: İzinle girilecek yer, huzur-u Rabb-il Âlemin. Bâri’: Tam, üstün, mükemmel. Basafa: Huzur, saflık, temizlik ile. Sefalı. Basar: Kalp gözü. Bast: Açılma hali. Bedir: Dolunay, ayın en parlak olduğu hali, bir işin zahir Belâ: Zahirde belâ; musibet, afet, sıkıntı, imtihan demektir. Hakikatte ise, yükselme manasındadır. Belî (Kâlû Belâ): Bezm-i Elest’de Cenab-ı Hakk’ın ruhları yaratıp,; “Elestü bi rabbi küm - Ben sizin rabbiniz değil miyim?” diye sorduğunda ruhlar; “Belî-Belâ” yani “Evet sen bizim rabbimizsin” dediler. Bu sözün kaynağı Kur’an’da Araf Suresi . ayettir. Sözü edilen meclis: Ezel bezmi, meclis-i elest, dem-i elest, ruzi elest ve kâlû belâ isimleri ile de anılır. Berhava: Boş, faydasız, havaya gitmiş. Berhayat: Hayatta, yaşayan. Hayat üzere olan. Berzah: Dünya ile ahiret arası, iki âlem arası. Beynehüma: İkisi arasında. Beyn-en nâs: İnsanlar arasında. Beytullâh: İnsan-ı Kamil’in kalbi. Beyyinât: Beyyineler, bürhanlar. Bi-iştibâh: Şüphesiz, şeksiz. Bilissilâ: Neliksiz, niteliksiz. Binâen: Bu sebepten, den olayı. 161 Binaenaleyh: Bundan dolayı. Buûd: Uzaklaşma. Buy: Koku, nefha. Bünyad: Esas, asıl, temel. Bürhan: (Burhan) Kanıt, belge. Bürûdet: Soğukluk, soğuk olmak.
C-Ç
Câh: Makam, itibar, mansıb. Câil: Yapan, yaratıcı. Cebbar: Sıfat-ı ilahiyedendir. İstediğini mutlak yapan, dilediğine muktedir olan. Büyüklük, azamet ve kudret sahibi. İmar eden Cenab-ı Hakk. Kullarını ıslah edip tövbeye götüren Allahu Teâlâ hazretleridir. Ceberût: Azametin daimi ve bâtınisi, kudret. Cehd: Çaba. Cehrî: Aleni ve yüksek sesle vaki olan şey. Celabib: Gömlek. Cem Makamı: Hz. Pir Seyyid Muhammed Nurül Arabî Cem makamı için şöyle buyurmaktadır: “Makam-ı cem demek; Hakk’ı zahir ile halkı batın ile müşahede etmektir. Bu makamda halk ayna oldu. Aynalarından Hakk zahir oldu.” Kurbu feraiz ve fenayı nefs ve bekayı ruh ve seyri mahbubu ve Sure-i Necm’den mezkûr olan ( Sümme dena ) makamıdır. Ve berzah derler. Ol makam vahdeti zahiredir. Bu makama vuslat oldukta vesvese münkati olur.” Cemmül Cem Makamı: Beka makamlarının üçüncüsü cemmül cem makamıdır. Cemmül cem makamı hakkında Hz. Pir şöyle buyurmaktadır: “Vücudu kalbi ve Sure-i Necm’de mezkûr ( Kâba kavseyn ) makamı budur. Bu makamda ef’ale ve asara tedelli tenezzül olur. Kesret aynı vahdet ve vahdet aynı kesret olur. Makamı cemmül cem demek; batın, zahir cümlesinde Hakk’ı müşahede etmektir. Nitekim ayeti kerimede varid olduğu gibi; ( Hüvel evvelü vel ahirü vezzahirü velbatın ) Bu makamda batın olan mutlaktır. Zahir olan mukayyettir. Evvel mutlaktır, ahir mukayyettir. Cümlesi Hakk’dır.” Cennet: Allah’ın emirlerini yerine getirenlere Kur’an-ı Kerim’de vaat ettiği yerdir. Cevâhir: Çok kıymet verilen ve az bulunan taşlar. Cevr-i cer: Para karşılığı Kur’an okumak. Cife: Leş, kokmuş et. Cinân: Cennetler, bahçeler. Cülûs: Oturuş, oturma. Padişahın tahta oturması. Cür’a: Bir yudumluk su, içim, yudum. 162 Çâr-ı Yâr: Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (R.A.)’ların namları. Dört halife, “cihar-ı yâr-i Güzin” veya “Hülefa-i Erbaa” veya “Ashab-ı Güzin” diye de anılırlar. Çeşm: Göz, dide.
D
Dabbet-ül-arz: Hadis-i şerifle ahir zamanda geleceği haber verilen ve ahir zaman alametlerinden olan bir nev’i yürüyen mahlûk. Dacir: Gamlanmak, kederlenmek, muzdarip olmak. Dâd: Başkasının zulmünü def ve izale eylemek. Hak, doğruluk. Dâi: Dua eden, davet eden. Dânâ: Bilgili, bilen, alim. Darü’l fenâ: Sonlu ve geçici yurt. Bu dünya. Darü’l-aman: Sığınılacak yer. Darü’l–beka: Ebediyet yurdu, bekâbillâh makamı, bekâ mülkü. Davud Peygamber: Kuran’da ismi geçen ve Benisrail Peygamberlerindendir. Süleyman (A.S)’ın babasıdır. Hem peygamber, hem sultandı. İbranîce Zebur kitabı kendisine nazil olmuştur. Sesi çok güzeldi. Kurtlar ve kuşlarla Allah’ı zikrettiği rivayet edilir. M.Ö. 1010’da vefat ettiği nakledilir. Dehr (Dehre): Zamana dair ve müteallik. Dembedem: Vakit, vakit. Ara sıra. Derakab: Hemen, derhâl, akabinde. Derç: Kitaba koymak. Derd-mend: Tasalı, kaygılı, dertli. Derun: Batın, iç. Gönül âlemi. Desise: Gizli, hile, oyun. Devvâr: Daim dönen. Kısır döngü. Didâr: Yüz, çehre. Allah gören, gözetleyen Dil: Gönül. Dilâra: Gönül süsleyen, güzel. Duhûl: Girme. Dûr: Uzak. Düçar: Yakalanmış, çatmış, müptelâ olmuş, tutulmuş.
E
Ebeda: İlelebet. Ebleh: Ahmak, bön, budala. Ebrar: Özü sözü doğru, hamiyetliler. Sadıklar, iyiler. Ebter: Soyu kesik. Eksik, noksan. Ebû Cehil: Asıl adı Ebülhakem Amr bin Hişam bin el Mugire’dir. Müslümanlığın ve Hz. Muhammed’in en büyük düşmanlarından biri olarak kabul 163 edilmiştir. “Ebû Cehil” lâkabını kendisine Hz. Peygamber vermiştir ve “Bilgisizliğin Babası” anlamına gelir. Bedir Savaşı’nda kafası kesilerek öldürüldü. Ebû Hüreyre: Peygamber Efendimize bütün gücüye hizmette bulunmuş ve i’lâ-yı kelimetullah yolunda peygamber ile bütün muharebelere iştirak etmiştir. 5374 adet Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hicri 75 yılında 78 yaşında Medine’de Dar-ı Beka’ya hicret etmiştir. Ecir: Bir iş karşılığı verilen karşılık, mükâfat. Ecsâm: Cisimler. Ef’al Makamı: Fenâ makamlarının ilki olup rabıtası “Lâ faile illâllah”tır. Hz. Pir bu makam için şöyle buyurmaktadır; “Tevhidi ef’al demek; cem-i halk efâlullah olduğunu bilip ve her fiilin rüyeti indinde ol fiilin aynasından Hazreti Maşuk’u müşahede etmektir. Âşık olan kimse ef’ali hissiye ve ef’ali kalbîye ve afakîye ve enfüsîye verasında Hazreti Maşuk’u kalbiyle müşahede eder, her fiili hisseder ise, maşukun fiili ol fiil ile zahir olduğunu zevk eder.” Efdâl: Daha faziletli, daha lâyık, daha iyi. Efgân: Acı ile bağırıp, çağırmalar, feryatlar, figanlar. Ehadiseyir: Ezel-i ervahtan ehadiyet makamına layık görülen. Ehadiyet (Ahadiyet) Makamı: Allah’ın her bir şeyde kendine ait birlik tecellisi. Hakk’ın ahadiyet mertebesindeki ismi “Ahad” dır.Bu mertebede teklik sıfatı müstesna, hiçbir sıfat, isim ve nisbet nazarı itibara alınmaz. Ehadiyet makamı Resulullah (S.A.V.)’e mahsus olup bekâ makamlarının dördüncüsüdür. Sure-i Necm’de varid olan ( Evedna ) makamıdır. Makam-ı Muhammed’dir ki, Hz. Muhammed (S.A.V.) kademi üzere olan ana vasıl olur. Bu makam mukayyettir, kaydı ref olmaktır. Aynı zamanda bu makam hitam ve temkin makamıdır. Hz. Pir bu makam için; “Her bir zerrenin hakikati aynî Hakk’dır. Kesret yoktur. Meselâ kırk aynaya baksan, kırk aynada görünen birdir.” buyurmaktadır. Ehval: Hal. Ekâbir: En büyükler, pek büyükler. Ekser: Pek fazla, daha çok, kesrette olan. Ekvan: Alemler, mahluklar, varlıklar, oluşlar. El amelin bir niyet: Gönülden niyet etmek, niyetinde sadık olmak. El fakr-ü fahrî: “Fakirlik benim övüncümdür” hadisidir. Hz. Pir buyurmuştur ki: “Her gâh ki, bu fakir kimse, bir mertebeye erişe ki, an-da asla mülkten nesne kalmaya. Pes, bu takdirce mertebe-i fakr-a yetişmiş olur. Ve bu kimseye lâyıktır ki, eğer kâinata fahr ederse… Resulullah (S.A.S.) bu fakr ile fahr eylemiştir.” El yevm-e tübles-serâir: Şeriatta; mahşerde herkesin ameli birer suret giyer. O kimsenin amelleri hayır ise, huri, gılman, ağaçlar, meyveler, kuşlar v.s. şekillerinde, o kimsenin amelleri şer ise, maymun, yılan, akrep, domuz, köpek veya bunlara benzer suretler giyip dururlar ve bunlar tartılırlar. Çünkü ameller, birer suret giymeyince tartılamazlar. 164 Elâ inne evliyâallahi: Yunus Suresi 62. ayetten alıntıdır. “ İyi bilin ki, Allah’ın dostları için hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de” manasındadır. Bu ayet, zat makamını zevk edip, ehli velâyet olanlar hakkında gelmiştir El-ân: Şimdi, hâlâ. Elfaz: Lâfızlar. Söz ustaları. Lügat ehli olanlar. Elhakk: Hakçası. Elhâsıl: Sözün kısası. Emlem yâzık lem yârif: Hz. Muhammed (S.A.V.)’in;”Tatmadın ki bilesin” manasına gelen hadis-i şerifi. En tüeddûl’emâneti: Sure-i Nisa 58. ayet : (İnnallahe ye’mürüküm en tüeddûl’emâneti ilâ ehlihâ…) “Emaneti ehline verin!” Enf: Burun. Enfüs: Nefsler, ruhlar, canlar, yaşayanlar. Enniyet: Benlik, kimlik, hüviyet. Hakk’ın enniyeti, kendisine ait olan şeyle meydan okumasından ibarettir. Envâr: Nurlar. Maddî manevî karanlıktan kurtarmaya vasıta olanlar. Erbaa: Dört. Erbain: Kırk gün riyazata gitmek. Ervah: Ruhlar, canlar. Eşedd: Çok şiddetli. Ev Edna: Necm Suresi 9. ayette geçer. Ehadiyet makamına işaret eder ki; Kur’an’da: ( ve lâ takrebû mâlelyetiymi…) (İsra 34) gelmiştir. Yetim-i Hakikî, Hz. Muhammed (S.A.V)’in kendisidir. Ve anın malı, ahadiyettir. (Bkz. Ehadiyet) Evdad: Sevgili. Evkat: Vakitler. Eyyâm: Devirler, günler. Eyyûb (A.S.): Eyyûb peygamber, Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen İshak (A.S.)’ın oğludur. Allah tarafından sınanmak için birçok dertlere uğratılmışsa da, bütün bunlara sabırla katlanmıştır. En son yedi sene bilinmez bir hastalığa uğramış, bu sürenin sonunda, tecelli ilâhî ile çıkan suda, eşi ve kendisi yıkanarak gençliklerine ve sağlıklarına kavuşmuşlardır. “Eyyûb sabrı” deyimi bu katlanıştan türemiştir. Kur’an’da: “Gerçekten biz onu sabreden (bir kul) bulmuştuk. Ne güzel kuldu, o daima bize başvururdu.” (Sâd 44) buyrulmaktadır. Ezeli Ervah: Ruhların yaratıldığı zaman. Melâmiler ta ezeli ervahtan beri yani ruhların yaratıldığı ve Allah’ın rahmetini (tevhidini) serptiği zamandan nasiplerini almışlardır. Ezhân: Müdrikler, anlamayı meydana getiren duygular.
F
Fakih: Şer’i hükümleri delilleri ile bilen zata denir. Fakir: Varlıklardan soyunan kişi, sarf edecek hiçbir şeyi olmayan Fakr: Yokluk, sıfatların hükmünden çıkmak, nefse hiçbir şeyi ayırmamak 165 Fasl: Hak ile bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kazâ. Fazilet: Değer, meziyet, ilim ve iman. Fazl: Âlimlere yakışır olgunluk. Feeynema tüvellü fesemme vechullah: “Ve lillâhilmeşriku velmağribü feeynema tüvellü fesemme vechullah innallahe vasiun aliym.” (Bakara 115) Hz. Pir bu ayet hakkında şöyle buyurmaktadır: “Bu ayetin sebebi nüzulü şöyledir: sahabelerden bir kaçı seferde olup, sisli bir havada kıbleye tahrime edip namaz kıldılar. Badehu sis açılınca kıble Kâbe’ye isabet etmeyip, namazlarını iade etsinler mi diye Hz. Resulullah (S.A.V.)’e gelip sual ettiler. Bu ayet nazil oldu. Yani her nereye dönerseniz Hakk’ın bir yüzü vardır. Bir yüze hasrolmaz.” Bu ayet cem makamına işaret eder ki, bu makamı zevk eden salik için, her ne yana baksa Hakk n i yüzüdür,rbir yüze la rolmaz. Fefurrur ilallah: “Ey kulum, bana doğru firar et” manasına gelen ayet-i kerimedir. Fekâne kâba kavseyn: Necm Suresi 9. ayette geçer. Cemmül cem makamına işarettir. (Bkz. Cemmül cem) Fema: Ama, lâkin. Fenâfirresül: Bütün varlığını Hazreti Peygamber (AS)’ın manevi şahsiyetinde yok etmek. Fenâfişşeyh: Bütün maneviyatını şeyhin manevi feyzinden almak. Ferâce: Cübbe, tesettür giysisi. Ferâgat: Vazgeçmek, nefsinden üstün tutmak. Ferâiz: Allah’ın farz kıldığı ibadetler, yapılması mecburi din emirleri. Fes’elü ehlezzikri: “Fes’elü ehlezzikri in küntüm lâ ta’lemûn” “Bilmiyorsanız zikir ehline sorun” (Nahl 43-Enbiya 7) ayetine işarettir. Ayette sözü geçen zikir ehlinden murad, ehliyetli bir Melâmî İnsan-ı Kâmili’dir. Fetedellâ: Necm Suresi 8. ayette geçer. Hazretül cem makamına delildir. (Bkz. Hazretül cem) Feyz-i Akdes: En kutsal feyz. Önce ilim, sonra ayn mertebesinde, şeylerin ve istidatlarının var olmasını icab ettiren zâtî-hubbi tecelli. (Fusus-ül Hikem 49) Feyz-i Mukaddes: Kutsal feyz. Şeylere ait istidatların, hariçte zuhur etmesini icab ettiren isim tecellileri. Sıfatî tecelli. Feyzi mukaddes, feyzi akdese bağlıdır. Fezâil: Faziletler. Fırka-i Naciye: Peygamber efendimizin izinden gidenlerdir. Hz. Muhammed (S.A.V)’in; “Ümmetim yetmiş üç fırkadır. Yetmiş ikisi delâlette, biri hidayettedir” hadisi şerifinde bahsedilen ve hidayete ermiş olanlar ki, bu fırkaya “Fırka-i Naciye” adı verilmiştir. Filebsin cedit: Allah-u Teâlâ, her an zerreden kıla kadar, her şeyin hâline göre tecelli eder. Filhakika: Gerçekten. Firakkin: Ayrılık, ayrılmak. 166 Fisebilillâh: Allah rızası yolunda. Fudelâ: Takıyyeci, riyakâr. Fukahâ: Fakihler, fıkıh âlimleri. Furkan: Hakk ile batılı birbirinden ayıran. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı fark edip ayıran. Hakikatte, Kur’an-ı Kerim’in batın manalarını fark etmek anlamındadır ki bu da ancak cem makamını zevk etmekle olur. . Fürûh: Bir kökten ayrılmış kısımlar, dallar, budaklar. Bir sülaleden gelmiş torunlar, çocuklar. Fütûr: Ümitsizlik, usanç, zaaf, keder, gevşeklik. Füyûzat: Feyzler, inayetler.
G
Gadap: Hiddet, öfke, dargınlık, kızgınlık. Galebe: Üstün gelmek, yenmek, bozmak. Galiz: Çirkin, kaba. Gânâ: Zenginlik, bolluk. Garaz: Kin, kötü niyet, kasıt. Garib: Hayret verici, tuhaf, kimsesiz, gurbette olan. Hakikatte garib, Hakk’a yakın olandır. Salik hazretül cem makamında garib olur. Gılman: Cennette hizmet gören delikanlı. Güman: Zan, tahmin, sanmak ve şüphe. Güruh: Bölük, cemaat, kısım. Güş: Kulak, işitmek.
H
Habib: Sevilen, sevgili, seven, dost. Haccac-ı Zalim: Çok eskiden Irak’ta valilik yapan fakat Hz. Muhammed (S.A.V)’in soyundan gelenlere ve onlara taraftar olanlara çok zulmeden, haddini aşmış bir zalimin ünvanı. Hacer-ül Esved: Kâbe’de bulunan meşhur siyah taş. Bir rivayete göre; bu semavî bir taş olup, Hz. İbrahim (A.S.)’a Cebrail (A.S) tarafından cennetten getirildi. Hz. Ömer (R.A) hacer-ül esvede yaklaşıp öpmüş ve demiştir ki: “Ey taş! Çok iyi bilirim ki sen, zararı ve menfaati olmayan bir taş parçasısın. Eğer seni Resul-ü Ekrem’in öptüğünü görmese idim, asla seni öpmezdim.” Hadi: Hidayete ermiş, mürşit. Hafî: Gizli, açıkta olmayan, saklı. Hakkel yakin: Bir şeyi tadarak ve yaşayarak öğrenmek, kesin ve apaçık bilgi. Hakk’ı bilmenin hakkel yakini tevhidi zat makamıdır. Hâlet-i nez: Ölüm hali, sekerat vakti. 167 Halil-ur-Rahman: Tevhid dininin babası olarak bilinen Hz. İbrahim (A.S.) ın lâkabıdır. Bir rivayete göre; bir tapınaktaki putları balta ile kırdığı, halkı putlara tapınmaktan vazgeçirmeye çalıştığı için, Nemrud’un verdiği emir üzerine bir mancınıkla büyük bir ateşin ortasına fırlatıldı. Ne var ki, Allah’ın emri ile Cebrail onu havada yakaladı ve hacetini sordu. İbrahim hacetinin ona değil Allah’a olduğunu söyleyince “Halilullâh” lâkabına lâyık görüldü ve ateşin ortasına düşünce, orası bir çimenliğe dönüştü. Bir başka inanışa göre; kendisini sınamak için Allah tarafından oğlunun kurban edilmesi buyrulmuş, İsmail’i kurban edeceği sırada bir koç indirilerek kurtarılmıştır. Hamse: Beş (sayı) Hasenetül ebrar seyyiatül Mukarrabîn: Hazretül cem makamından önceki makamlarda olan saliklerin, ebrarların haseneleri yani iyilikleri, hazretül cem makamını zevk etmiş mukarrabînlere nisbetle seyyie yani günah sayılır. Haşr: Toplanmak. Kıyametten sonra bütün insanların bir yere toplanmaları. Haşr-neşr olmak; şeriatta ölüp, dirilmek, hakikatte ise; cehaletinin ölüp, hazret makamında Hakk ile dirilmektir. Hatm: Hitama erdirmek, bitirmek, Kur’an’ı Kerim-i sonuna kadar okumak. Havârık: İnsanda hayret ve hayranlık uyandıran şeyler, kerametler (Anahtar deliğinden çıkmak, havada uçmak, tayyi- mekân etmek gibi). Hazretül Cem Makamı: Hazretül cem makamı demek; halkı zahir ile Hakk’ı batın ile müşahede etmektir. Bu makam hakkında Hz. Pir şöyle buyurur:” Beka mertebelerinin ikinci makamı hazretül cem makamıdır. Kurbu nevafil, fenayı ruh, bekayı sır ve Sure-i Necm’de mezkûr olan ( Fetedella ) makamıdır. Ve seyri mahbubu derler. Bu makamda kesret sıfata tedelli ve tenezzül olur. Yani sıfatları kendine isbat eder. Ve bu makam sahibine kesretten sual olunursa; kesret sıfatıyla deyu cevap verir.” Hızır (A.S.): İkinci tabaka-i hayat mertebesine mazhar olan ve Kur’an-ı Kerim tefsirlerinde ismi zikredilen bir zat-ı kerim. “Hızır bast halinden, İlyas kabz halinden kinayedir.” (İbn Arabî) “Hızır (A.S.), Gavs-ül Enbiya olan İdris '28A.S.)’ın iki vezirinden biri olup, sahibi şimaldir. Yani, Âlem-i süflîde mutasarrıftır. Kıyamete kadar diridir.” (Niyazi Mısri Şerhi) Hil’at: Yüksek makamdaki zatların beğendiği kimseye ve takdir edilen zevata giydirdiği kıymetli, süslü elbise, kaftan. Hilaf: Ters, karşı,zıt, karşı koymak, muhalefet etmek. Hilye: Güzel sıfatlar, süs, ziynet, suret. Himayetullah: Allah tarafından korunmuş. Hizlan: Yalnız başına kalıp, zelil olan, rahmet-i ilahiden mahrumiyet. Hod: Kendi. Hulf: Ahdinde durmamak, ahdini bozmak. Hulûl: Girme, dahil olmak. Hûn: Hor ve zelil olmak. 168 Huri: Tarif edilemeyecek derecede güzel olan cennet kızları. Hurrem: Sevinçli, şen. Hurûfat: Harfler, kalıplar, matbaada kullanılan dökme harfleri. Husul: Peydah olmak, meydana gelmek. Huvap: Uyku.. Hüda: Allahu Teâlâ. Hükemâ: Âlimler, çok bilgili kimseler. Hüviyyet: Cenab-ı Hakk’ın varlık sıfatı.
I-İ
Islâhi: Kusurları giderilmiş kişi. Itlâk olmak: Salıverilmek, koyuverilmek. Izdırari: Mecburî. Iztırâb: Acı, elem, sıkıntı, vesvese, azab. İ’cam: İsteğini açıklıkla bildiremeyip, maksadı belirsiz, muğlâk söylemek. İbâd: Kullar, Allah kulları. İbrahim Edhem: Babası Belh şehrinin padişahı idi. Hicri 3. asırda yaşamış, Allah rızası yolunda dünya saltanatını terk ederek fakirliği kabul etmiştir. Kerametleri dillere destandır. İcma’: Fikir birliği, bir meselede âlimlerin ittihâd etmesi. İdris (A.S.): Nuh peygamberden önce yaşadığı, yazı ve rakamı bulduğu ve ilk elbise diken insan olduğu söylenir. İfhâm: Bildirmek, anlatmak, maksadı bildirmek. İfnâi: Yok etmek, tüketmek, mahvetmek. İfrat: Haddinden geçmek, pek ileri gitmek. İhkak: Mazlumun hakkını zalimden almak, hakkı yerine getirmek. İhtida: Hidayete ermek. İktiza: Lâzım gelmek, işe yaramak. İlga: Kaldırmak. İlhad: Dinden çıkmak. İlmel yakin: İlmin ilmel yakini zahir ilimleri bilmektir. Tevhidi ef’al makamına gelmeden önce bilinenleri tümü ancak ilmin ilmel yakinidir. Hakk’ı bilmenin ilmel yakini ise, tevhidi ef’al makamıdır. İlyas (A.S.): Beni İsrâil peygamberlerinden olup, Kur’an-ı Kerim’de ismi geçer. Çok mucizeler göstermiştir. İlzâm: İsnad ve isbat etmek. İndel Hakk: Hakk’ın indinde. İnhiyâd: Boyun eğmek, muti olmak, teslim olmak. İnkıdâi: Yıkılmak. İnkişaf: Açılmak, meydana çıkmak. İnneddiyne indallahil islâm: “Allah katında Hakk din ancak islamdır.” (Ali İmran 19) İnşirâh: Ferahlanmak, mesrur olmak. İrâb: Düzgün konuşmak ve hakikati açıklamak. İrade-i Cüz: Allah tarafından insanın kendi salâhiyetinde bıraktığı istek, arzu, insanın herhangi tarafa meyletme kuvveti ve isteği. Hakikatte ise; irade Hakk’ındır. İrâz: Yüz çevirmek, başka tarafa dönmek. İrtidad: Din değiştirmekle mürted olmak, islâmiyetten çıkmak. İsm-i Âzam: Şeriatta; Allah’ın Kur’an ve hadislerde zikredilen yüz isminin manaca en camii olanıdır. İsmi âzam, diğer isimlerin de manalarını kendi içinde toplar. Hakikatte ise ismi âzam, tevhiddir. İstidrâe: Bir kimsenin kabiliyetsizliğine rağmen kesret-i nimete vâsıl olması ve bu sebeple küfür ve isyana devam etmesiyle azab ve Gadab-ı ilâhiyeye yaklaşması. İstifani (İstifhami): İstihâma ait ve müteallik, sormağa dair. İstima: Dinlemek, kabul etmek. İttihâd: Birlik, birleşmek. İttisâf: Vasıflanmak, muttasıf olmak, bir hal takınmak. İyal: Bir adamın geçindirdiği kimseler. İzhâr: Açığa vurmak, göstermek. İzlâl: Hakir etmek, alçaltmak. İzzet: Değer, kıymet.
K
Kablel: Evvel. Kâffe: Hep, bütün, cümle. Kân: Bir şeyin menbaı, kaynağı. Kenz: Define, hazine. Yeraltında saklı kalmış kıymetli eşya. Kenz-i mahfi: Gizli hazine. Kerih: Nefse kerahetlik verecek kabahat, pis, çirkin. Kerim: Kerem ve muttasıf olan. Müsamahakâr, cömert. Allahu Teâlâ’nın kerim sıfatıdır, yemez, yedirir manasındadır. İnsanın eli de kendisi yemediği halde yedirir. Elden Allah’ın kerim sıfatı tecelli eder. Kesb: Kazanç, çalışmak. Kesf: Koyu, çok sık ve sert, şeffaf olmayan. Keşf-i râz: Gizli bir şeyi meydana çıkarma, açıklama. Ketm: Söylememek, sır tutmak. Kevniye: Varlık, var olma, mevcudiyet. Kezar: Çok hızlı ref olmak. Yükselmek. Kıllet: Azlık, kıtlık. 170 Kıtal: Muharebe, öldüresiye yapılan karşılıklı harp. Kisb: (Kesb) Çalışmak, say ve amel ile kazanmak, elde etmek. Kisb-i kâr: Çalışma, amel ile kazanma neticesinde elde edilen kar. Kuba: Kurban olmak. Aşk kubası; İlâhî aşk uğruna kurban olmak. Kubab altındakiler: “Evliyâyi tahtı kubabi lâ yarifühüm gayri” “Velilerim kubbelerimin altındadır. Onları benden başka kimse bilemez.” hadisine işaret eder. Hazretül cem makamında, Allahu Teâlâ’nın kubbeleri altına kabul edilen saliklerdir. Kul küllü min indillah: “Her şey Allah’tandır.” hadisidir. Kurbiyet: Yaklaşma mertebesi, Allaha yaklaşma makamı. Kurb-u Ferâiz: Kulun kendisi de dâhil, her şeyden fâni olması, Hakk’tan başkasının şuurunda olmaması hali. Cem makamına denir. Kurb-u Nevafil: Kuldan beşeri sıfatların gidip, yerine ilâhî vasıfların gelmesi. Allah kendisine yakın olan kulunun gören gözü, işiten kulağı, duyan kalbi ve tutan eli olur. Velisine işkence edene savaş ilân eder. Hazretül cem makamına denilir. Kutb, Kutub: Değirmen taşının mili anlamına gelir. Hakikatte, her an yeryüzünde Hz. Muhammed’in sırrına vâris olan birisi vardır. Evrende ne oluyorsa kutbun eliyle olur. Gölpınarlı; “Âleme kutbun neş’esi hâkimdir” derken, onun bütün insanlar için göz bebeği mesabesinde olduğunu ifade etmekten de geri kalmamaktadır. Kutb-ül Aktâb: Her zaman âlemde Allah’ın nazar kıldığı yer. Kutupların kutbu. Kuvâ: Kuvvetler, hisler. Kuvve: Salâhiyet, fikir, niyet, hasse, meleke. Kuyud: Kayıtlar. Küffar: Gavurlar. İslamiyeti inkâr edenler. Küllü men aleyha fân: “Yeryüzünde bulunan her şey yok olacaktır” manasına gelir. (Rahman 26) Tevhid ilminde zat makamına işaret olup, devamında “Ve yebkaâ vechü rabbike” (Ancak Allah’ın vechi bakidir) buyrulmaktadır. Kün: Allah’ın ol emri. Küntü Kenz: “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmekliğimi istedim. Bilinmem ve tanınmam için insanı yarattım.” anlamında olan hadisi şerife işarettir. Küre: Yuvarlak cisim. Küş etmek: İşitmek, dinlemek.
|
|
|
|
|
| 24 Eylül 2007, 21:29:18 |
|
#*#...!M@MH@T!PL!M...#*#
Bayan Moderatör
Üye Grubu : O Bir Klas
Yas : Yok
Cinsiyet : 
Nerden :
Kayit Tarihi : 09 Temmuz 2007, 15:12:11
Mesaj Sayisi : 5347
Konu Sayisi : 738
Üye No : 440
Rep Gücü : Rap 112
Kisisel Mesaj : S3WM3Y! ß!LM!ORS@N T@$1M@ O YÜR3Ğ!....
Offline
|
 |
« Yanıtla #4 : 24 Eylül 2007, 21:29:18 » |
|
emeğine sağlık dönence faydali birşey olmuşş sağolasınn 
|
***** S3WG! BULM@K !Ç!N @R@Y1$@ Ç1KM@Y1N @LD@N@ ß!L!RS!N!Z ÇÜNKÜ 3N DOĞRU S3WG! UMM@D1Ğ1N1Z @ND@ G!R3R H@Y@T1N1Z@ V3 S!Z D@H@ N3 OLDUĞUNU @NL@M@D@N TUT@R 3L!N!ZD3N.... *****Resimlerin Görüntülenmesine Izin Verilmiyor Resimleri Görebilmek Için Üye Ol veya Giris Yap
|
|
|
| 24 Eylül 2007, 21:41:29 |
|
mxdönence
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #5 : 24 Eylül 2007, 21:41:29 » |
|
Sözlük ve Tanımlar L-Z L
Lâ mekân: Mekânsızlık, Allah’ın niteliklerinden biri. Lâ mekân şehrinin bir adı da simsime şehridir (Bkz. Simsime Şehri) Lâ taknetü: (min rahmetillâh) “(Allah’ın rahmetinden) umut kesmeyin” Kur’an-ı Kerim’den yapılmış bir alıntıdır. (Zümer 53) La yesel emma yef’al Rabbena haza badile: Allah’a sual sorulmaz manasına gelen ayet-i kerime.
Lâ yezalil abdi: Fahr-i Âlem Sallalahu Teala Aleyhisselam Hazretleri buyurdu: ( La yezalil abdi yetekarrebü illeyye bin Nevafil hatta ahbehu Feiza ahbebtühü küntü semaüllezi yesmeu bihi ve basarahullezi yubsırubihi ve yedehulleti yebtişubiha ) “Ben kuluma muhabbet eylediğim vakitte, o kulumun semi ve basarı ve yedi ve ricli ben olurum. Benimle görür, benimle işitir, benimle söyler, benimle tutar, benimle yürür.) Bu hadisi şerif, hazretül cem makamına işaret etmektedir. Lafzullâh: “Allah” lafzı. Lâhut: Saf vahdet. Zat âlemi. Uluhiyyet âlemi, ilâhi alem Lâim: Çekiştiren, başkasını kötüleyen. Lâin: Lanetlenmiş, kovulmuş, merdud, Allah’ın rahmetinden kovulmuş. Lâye mutûne belyen galibune: “Lâ ye mutüne belyen galibune min dâr-ül fenâ, ilâ dâr-ül beka - Müminler ölmez, hayvanlar ölür. Müminler bir âlemden bir âleme (dâr-ül fenâdan dâr-ül bekaya) göç ederler.” Leâl: İnci. Lebbeyk: Buyurunuz, emredersiniz. “Benim muhabbet ve incizabım daim sanadır.” Ledün, İlmi Ledün: “Ledün”, “Allah katı” demektir. “İlmi Ledün”, Allah’ın sırlarını, her şeyin iç yüzlerini bilme anlamına gelir ki, bunu ancak Allah bilir. Yalnız peygamberlere vahiy ve onların varislerine ilham olunur. Hakikatte, ledün bilgisi Allah’tan ilham gören mürşidin feyzi ile elde edilen gerçek bilimdir. Lem yelid velem yûled: “O Allah bir ve tektir. (eşi, ortağı yoktur) Allah sameddir(her yaratılan ona muhtaçtır) doğmamış ve doğrulmamıştır, hiçbir şey ona denk değildir. ” (İhlâs Suresi) Lem-yezel: Zail olmaz, baki, zeval bulmaz, daimi olan. Len Terâni: Hz. Musa Tur Dağı’nda Cenab-ı Hakk’ın cemalini görmek isteyince, yüce Allah’tan; “Sen beni göremezsin” anlamında “Len terâni” hitabı gelmiştir. (Araf 143) Levh-i Mahfuz: Muhafaza edilmiş levha anlamındadır. Bu levhada her ne yazılıp takdir buyruldu ise o yaşanır. Leyl-i nehar: Gece gündüz. Limeallahi vakt: “Benim Allah-u Teâlâ ile bir vaktim vardır ki; oraya ne bir melek, ne bir mukarrabin, hiç kimse giremez.” hadisi şerifine işarettir. Limen-ül mülkün yevm: “Bu mülk kimin?” demektir. Zat makamında salike bu nida tecelli eder. Salik cevap dahi veremez. . Lu’b: Oyun, eğlence. Lütuf: Rıfk. İltifatla mülâyemet üzere muâmele eylemek. Allahu Teâlâ’nın kullarını rıfk ve sühuletle muradına muvaffak eylemesi.
M
Ma’dûm: Mevcut olmayan, yok. Ma’sûr: Zor, güç, zorlaştırılmış.
Mâadâ: Başka, fazla, bundan gayrı. Maahazâ: Bununla beraber, bununla birlikte. Maani: Manalar. Maârif: Tahsil ile elde edilen ilim. Mağdüp (Mağzüp) : Hiddet ve gadab uğramış,hak dini tanıyamamış. Mahbub: Muhabbet edilen, sevilen. Mahfi: Gizli, saklı. Mahfuz: Korunan, saklanan. Mahlâs: Nam, lâkap. Bazı muharrirlerde olduğu gibi, isme ilâve edilen başka bir isim. Mahlûk: Yaratılmış, yoktan var edilmiş olan. Mahz: Safî ve hâlis. Katıksız, has. Hulûs ve muhabbet. Ta kendisi. Mai: Su cinsinden, suya mensub. Mâil: Meyilli, hevesli, istekli. Makule (Ma’kül): Akla yakın, aklın kabul edeceği. Mâlelyetiymi: Kur’an’da: (ve lâ takrebû mâlelyetiymi) “İlişme yetimin malına” ayeti (İsra 34) gelmiştir. Yetim-i Hakikî, Hz. Muhammed (S.A.V)’in kendisidir. Ve onun malı, ahadiyettir. Ahadiyet makamı, Resulullah (S.A.V)’in kendisi bizzat telkin ederse zevk alınır ve illâ zevk alınmaz. Marecel bahreyni yeltekıyâni: “Suları acı ve tatlı olan iki denizi birbirine karışmamak üzere salıvermiştir.” Bu ayette sözü edilen iki deniz Cebeli Tarık boğazındadır. (Rahman 19) Cemmül cem makamına işaret eder. Mareeyte illâllah: “Allah’tan başkası görünmez.” Masi: Korkusuz, pervasız. Mâsivâ: Allah’tan başka her şey anlamındadır. Buna masivaullah da denir. Mâsiyet: İtaatsizlik, günah, isyan. Maslahat: İş, fayda, amaç, keyfiyet. Matlap: İstek, istenilen şey, hallolunacak mesele. Mavere-Mâvera: Bir şeyin gerisinde veya ötesinde bulunanlar. Mebâdi: Başlangıç, ilk unsur. Mecmu: Bütün hepsi, topluca. Mecûsi: Ateşperest. Meded: İnayet, yardım, imdat. Meder: Kuru balçık. Medlül: Delâlet olunan. Gösterilen. Mânâ, meal, mevhum. Delil getirilen şey. Bir kelime veya işaretten anlaşılan. Meknun: Örtülü, gizli, saklı. Melekût: Her şeyin kendi mertebesinde, o mertebeye münasip ruhu, canı, hakikati. Ruhlar âlemi.
Men arefe nefs-ehu: Hakk’dan gayri olmadığından ve nefsi, nefs-i Rabb olduğu için Aleyhisselât-ü Vesellem Efendimiz Hazretleri “ men arefe nefs-ehu fekad arefe rabbehü “ “nefsini bilen rabbisini bilir” buyurmuşlardır. Men kâne fiyhâzihil â’mâ: “Ve menkâne fiyhâzihil a’mâ ve hüve fiyl’âhireti a’mâ ve edallü sebiyla” (İsra 72) “ Kim bu dünyada kör ise, ahirette de kördür” ayetine işarettir. Men reâni: Bazı hadislerde geçen bu ibare, “Her kim rüyasında beni görürse” anlamındadır. Men: Ben. Menâkıb: Menkıbeler, hayat hikayeleri Menba: Kaynak. Suyun çıktığı yer. Menfür: Kendisinden nefret edilen. Menküş: Nakş olunmuş, işlenmiş. Merâtıb: Mertebeler, kademeler. Merdût: Red olmuş, kabul edilmemiş. Merfû: Yükseltilmiş, yüksekte, terfi ettirilmiş. Merkub: Üzerine binilmiş, bindirilmiş. Merzi: Razı olmaya dair, Cenab-ı Hakk’ın rızasına uygun işler. Mest: Aklı başında olmayan. Mestane: Sarhoşça. Mestûr: Örtülmüş, setredilmiş, gizlenmiş. Meşârib: Meşrepler, mizaçlar, tabiatlar, huylar, fehimler, ahlâklar. Meşâyih: Pirler. Meşiyyet: Ezeli ervahta ne takdir edilmişse, onun tecelli etmesi. Methuşi mest: İlâhî aşkın sarhoşluğu ile mest olan. Metrûd: Kovulmuş, tard edilmiş. Mevâlid: Mevcutlar, vücut bulmuşlar. Mevazi (Mevazin): Mizanlar, ölçüler, teraziler. Mevc: Dalga. Mutlak varlığın kainatın her mertebesinde peyda olan tecellileri. Âlem ve Âdem olan mutlak vücudun, vahdet denizinin dalgaları. Mevhum: Aslı olmayıp, evham mahsulü olan. Vehim. Mevrûs: Vereseye ait olan, miras edilmiş. Meyan: Orta, ara. Mezbele: Çöplük, pis şeylerin bulunduğu yer. Mezhür: Zikredilmiş. Mezkûr: Zikri geçen, zikredilmiş. Miâd: Vaad edilen gelecek zaman veya yer. Miftâh: Anahtar. Mihman: Misafir. Mikât: Mekke-i Mükerreme yolu üzerinde, hacıların ihrama girdikleri yer. Min hablilveriyd: “Biz ona şah damarından daha yakınız” (Kaf 16) mealindeki ayetten alıntıdır. Minel: (-den) beri. Minval: Üslûb, yol, usûl. Mir’at: Ayine, ayna. Mirâc: Yükselecek yer, en yüksek makam. Mirac genellikle ruhun yükselişi ve manevî yolculuk şeklinde tasvir edilir. Buna; uruc, hubût, suûd-nüzul yani çıkışiniş denir. Hz. Yunus tahte’s-seraya indirilmiş, Hz. peygamber göklere çıkarılmıştır. (Mirac) Bütün müminler namaz kılarken bu ruhanî ve manevî miraçtan nasib alırlar. Tevhid ehlinin miracı ef’alini ef’ali Hakk’da, sıfatını sıfatı Hakk’da ve zatını Zatı Hakk’da bezledip fenafillâh olmaktır. Mu’cizat: Allah tarafından verilip, yalnız peygamberlerin gösterebilecekleri mucizeler. Muamma: Anlaşılmaz iş, karışık şey, bilinmeyen hal. Muaşeret: Sünnet dairesinde insanlarla iyi münasebet. Muâtebe: Azarlanılan, tekdir olunan, azarlanmış, paylamak, çıkışmak. Muattal: Kullanılmaz olmuş. Mudil: İdlal edici, yoldan çıkaran, eğri yola teşvik edici. Mugayir: Aykırı, uymaz, zıt. Muğlak: Belirsiz, gizli. Muhaddis: Hadis ilmini bilen. Muhakkik: Hakikati araştıran, bulan. Muharrik: Harekete getiren, harekete veren. Muhayyer: Seçilmesi serbest olan. Muhdes: Sonradan meydana gelmiş, eskiden olmayan. Muhkem: Sağlam, kuvvetli. Mukarin: Yakın olan, ulaşan, ulaşmış olan. Mukarrabîn: Hazretül cem makamı sahibine denir. Mukarrer: Kararlaşmış, kesin, şek ve şüpheden beri olan. Mukayyed: Kayıtlı, bağlı. Mûkid: Ateş yakan. Muktezâ: Lazım getirilmiş, lüzumuna binaen istenmiş, icab eden, lazım gelen. Munkalib: İnkılâb eden, dönen, dönmüş. Muntazır: Bekleyen, gözleyen. Murâkabe: Dalarak kendinden geçmek. Murdar: Pis, kirli, temiz olmayan. Musa (A.S.): Dört büyük peygamberden biridir. İsa’dan önce 14. yy.da yaşadığı tahmin edilmektedir. Tûr-i Sinâ’da Allah’ın tecellisine mazhar oldu ve kendisine kutsal kitap “Tevrat” indirildi. Musâfahat: Muhabbetini, sevgisini izhar etmek. Musahhar: Ele geçirilmiş, fethedilmiş. Mutasalli: Kendine itaat olunan. Mutâvat (Mutâvaat): İtaat etme, baş eğme, tabi olma. Muttâli: Haberli, bilgisi olan. Muttasıf: İttisaf eden. İyi veya kötü bir sıfatla tarif edilen. Vasıflanmış.
Mutu kable ente mutu: “Ölmeden önce ölünüz” hadisi şerifidir. Zat makamına işaret eder. Zat makamında salik, bu hadisin sırrına mazhar olur. Muvahhid: Bir Allaha inanıp birlik olanlar, tevhid edenler. Muvâsala: Vasıl olmak, erişmek, ulaşmak. Muzmahil: Çökmüş, çöküntüye uğramış. Muztar: Çaresiz kalıp başı sıkışan. Mübahese: Bir şeye dair iki veya daha çok kimse arasında olan konuşma. Mübelliğ: Tebliğ eden, bildiren, duyuran. Mübin: Açık, ayan, beyan, aşikâr. Mübtelâ: Dertli, hasta, tutkun, tutulmuş. Mücahid: Cihad eden. Din için çalışan. Mücavir: Mabet veya tekke yakınında çekilip, oturan. Mücehhez: Noksanları tamamlanmış, hazırlanmış. Mücerred: Saf, halis, katışıksız. Müctehid: İçtihat eden. İhtiyaç hâsıl olduğunda, ayet ve hadislerden hüküm çıkarmış islam allâmeleri ve önderleri. Müdâm: Devam eden, sürekli daim ve baki olan. Müdâvemet: Devamlılık, bir işte devamlı çalışmak. Müderris: İlim talebelerine ders veren. Profesör. Müdrik: Aklı eren, anlayan, kavrayan. Müellif: Kitap meydana getiren. Müfessir: Tefsir eden, izah eden. Müftehi: Karşılık beklemeyen. Allah rızası için menfaatsiz hizmet eden. Mükâşefe: Gizli şeyleri birbirine açıp, keşfetmek, açığa çıkarmak, bir hususu keşif yoluyla anlamak ve bilmek, Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatlarına ve sâir ilâhi sırlarına vukufiyyet. Mükevvenat: Yaratılmış bütün mahlûkat. Mükevvin: Yaratan, yapan, Allah (C.C). Müküffâr: Hak din olan İslâmiyeti inkâr edenler. Mülhak: İlhak olunmuş, sonradan katılmış. Mülhid: Dinden çıkan, dinsiz, kâfir. Haşir ve ahirete inanmayan. Mülteka: İki şeyin birleştiği yer. Mündemic: Dürülüp sarılan, içine sokulmuş ya da içine alınmış olan. Münevver: İslâmî tahsil ve terbiye görmüş, ilminden ötürü aydınlanmış, âlim. Münezzeh: Tenzih edilmiş, pak, kusur ve noksanlıklardan uzak, hiçbir şeye muhtaç olmayan. Münkad: Boyun eğen, itaat eden. Münkasım: Bölünen kısım kısım ayrılan, taksim edilen. Münkasım: Bölünen, kısım kısım ayrılan, taksim edilen.
Münker, Nekir: Şeraitte, kabirdeki sorgu melekleridir. Rabbin kim, nebin kim diye sorarlar. İnsanın ameli iyi değilse cevap veremez. Münkesir: Kırılan, gücenmiş. Münkir: Allah’ı inkâr eden. Müphem: İyice belli olmayan. Belirsiz. Gizli. Mürted: İslâmiyetten çıkan, islâmiyeti terk eden. Mürûr: Geçmek, gitmek. Müsekkin: Teskin eden, sükûn veren. Müstean: Kendisinden yardım beklenen, yardım istenen Müstehlek: İstihlâk edilmiş, yiyip içilerek bitirilmiş. Müstehzi: Alay ederek, eğlenen. Müstemleke: Başka bir devletin idaresinde bulunan memleket. Müstenid: Bir şeye dayanan, istinad eden, bir delili şahidi olan. Müstesna: Ayrı tutulan. Müşabih: Benzeyen, benzer. Müştağrak: Dağılmış, içinde boğulmuş. Müştak: Allah’ın cemaline âşık olmak. Müteâla: Ali, büyük. Mütehakkık: Tahakkuk eden, doğruluğu meydana çıkan. Müteleziz: Lezzet aldığından hoşnut olan, lezzet duyan. Müteveccih: Yönelmiş, dönmüş. Müzdelife: Kâbe’de Arafat ile Mina arasında bulunan mukaddes yer.
N
Nâdan: Cahil, haddini bilmez. Nahnü Akreb: “Biz ona şah damarından daha yakınız” anlamındaki bir ayetin kısaltılmış şeklidir: “…Ve nahnü akrebü ileyhi min hablilveriyd - Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz, çünkü biz ona şah damarından daha yakınız” (Kaf 16) Nakşiye: Nakşibendî tarikatına mensup olan. Namudar: Maharetli, cengâver, pehlivan. Nariyye: Ateşten, yanıp tuştur, patlar olan şey. Nasib: Pay, kısmet. Nâsût: İnsanlar, insanlarla alâkalı şeyler. Nâtık: Konuşan, söz eden, bildiren. Nâtıka: Düşünüp söylemek hassası, fesahat ve belagatla söyleme kuvveti. Nazenin: İnce, lâtif, hoş, nazlı. Nazm-ı celil: Kur’an’ı Kerim’in bir vasfı, celil olan Cenab-ı Hakk’ın bir nazmı. Necât: Kurtuluş, selamet. Nedâmet: Pişmanlık. Nefi: Bir şeyin olmadığını ifade eden. Bir şeyin yokluğunu veya olmadığını iddia. Nehiy: Yasak etmek, men etmek, emrin menfi şekli. Nemrud: Zalim ve gaddar olarak tanınmış ve Allah’a karşı kibir ve isyan ile büyüklük taslamış bir kralın ismidir. Nesh: Şer’i bir hükmü yine şer’i bir emirle kaldırmak. Nesimi: Bin dört yüzlü yıllarda yaşamış olup, başlangıçta Şeyh Şibli’nin dervişi iken, daha sonra Fazlullah Hurufî’ye bağlanmıştır. Birçok yer gezdikten sonra Anadolu’ya gelmiş, hakikati gizlemediği için yıllarca zindanlarda bağlı kaldıktan sonra Halep’te derisi yüzülerek öldürülmüştür. Bu ölüm, hakikat erleri arasında ikinci Hallac-ı Mansur sayılmasına yol açmış olup, tevhid şehidi olarak anılır. Neşr: Dağıtma. İzhar eylemek. Nevm: Uyku, rüya, sönmek, sükûn. Nez: İfsâd, bozmak. Nezd: Nazarında, fikrince. Nısf: Yarım, yarı. Nifak: İkiyüzlülük. Nihân: Gizli, saklı, bulunmayan. Nikap: Perde, peçe, yüz örtüsü. Nûh (A.S.): Hz. Âdem’den sonra gelen peygamberdir. Kavminin kendini dinlememesi üzerine tûfan olmuş yaptığı gemiye, ona tâbi olup binenler kurtulmuştur. Ancak Kenan ismindeki oğlu kendisine inanmadığı için gemiye binmemiş ve tufanda boğulmuştur. Nûn velkalemi: “Nûn velkalemi ve mâ yesturûne” “Kalem ve onunla yazılan yazılara andolsun ki…” ayetinden alıntıdır. “nu” vahdette, gönül diline işarettir. İnsanı kâmil Hakk’ın kalemidir ki, ancak onun gönül dilinden yazdıkları, zahir kaleme gelmez. İnsanı Kamil, hakikatte kalemsiz, satırsız, harfsiz yazı yazar. Nur: Allah’ın isimlerinden biri, Allah’ın zahir ismi ile tecelli etmesi, yani tüm eşyanın suretlerinde kendini gösteren ilâhî varlık. Zat makamının nuru siyah derler. Nûrussemâvâti: “ Allahü nûrussemâvâti vel’ard- Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur 35) Nübüvvet: Peygamberlik. Allah’tan gelen tebliğ, Hakk’tan nüzul eden haber. Nücûm: Yıldızlar. Nükte: Dikkatle anlaşılabilen ince manalı, üstü kapalı söylenmiş acı söz.
P-R
Penah: Sığınma, sığınacak yer. Pend: Nasihat, vaaz, öğüt. Pertev: Ziya, ışık. Güneşten gelen ve bakıldığında göze batan ışıklar. Perva: Korku, çekinmek. Pervane: Geceleri ışığın etrafında dönen ve kendini ateşe atan küçük kelebek. Pervanenin ölümü pahasına kendini ateşe atması, âşıklar için ibret vericidir. Ve bu küçük kelebek, aşk erleri arasında, ilâhî aşk uğruna can-baş vermenin bir simgesi olarak kullanılmıştır. Peymane: Büyük kadeh, şarap bardağı. Pinhan: Gizli, örtülü olan. Rabbi erini: Kur’an-ı Kerim’de Musa peygambere atfedilen bir sözdür ve “Rabbim bana kendini göster” anlamındadır. Rabia: Dört. Râci: Dair. Râhihak: Allah yolunda. Rahimiyet: Rahîm; rahmet edici, merhamet eyleyen mealindedir. Rahim özel anlamda rahmet ve merhamet sahibi iken rahman genel anlamda rahmet ve merhamet sahibi demektir. Rahîm, ef’al makamıdır. Rahmaniyet: Rahman, Rezzak, bütün mahlûkata rızkını veren ve her an bütün mahlûkat hakkında hayır ve rahmet irade buyuran anlamlarına gelip, Cenab-ı Allah’ın ismi şerifidir. Hakikatte ise rahman, zamanın piridir. Rahmaniyetine erme | | |