r a z ı y ı m A L L A h ı m . .
Bayan Moderatör
O Bir Klas
Üye No: 1487
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 3731
Nerden: ℓâмєкâη
Rap 384
''Ben O'nun Sılası,Kendimin Gurbetiyim...''
|
 |
« : 12 Temmuz 2008, 11:51:04 » |
|
ÖLÜM; hasret yurdundan, vuslat yurduna intikaldir… ALLAH’ın çağrısına icabettir… Kefen, hayat sahnesinde inen son perdedir…
Ölüm; yeniden dirilmek için toprağa düşmektir… Ölüm bir oluştur… Bir geçiştir… Bir dönüştür… Yaşarken ALLAH ile beraberliği yakalayanlar için, ruhun ten kafesinden kurtuluşudur…
Ölüm; son uyanıştır… Düşlerden, hayallerden, uyuşmuşluktan, uyutulmuşluktan uyanmaktır… Yeni bir hayata doğrulmaktır… Önemli olan ise Azrail’in kabzı, İsrafil’in Sur’u ile değil, Cebrail’in soluğu ile uyanmaktır…
Ölüm; son nokta değil üç noktadır…
Ölümü düşünmek, kendini fark etmektir… İlahi adaletin tecellisi için ölüm gereklidir…Gündemlerinde ölüm olanların hayatında zulüm olmaz… Günahlar yaşamda yer bulamazlar… Çünkü günahlara karşı önemli bir dezenfektedir… Hırslarımızı yenmek, öfkelerimizi frenlemek, şehvetlerimizi dizginlemek, arzularımızı kontrol için ölüme müracaat edeceğiz… 
Ölüm; dünyanın kasvet ve gafletlerine direnen ruhlar için bir özgürlüktür… Ölümle aramızdaki mesafeyi kısa tutabilirsek; hayatın bağ ve bağlantıları özgürlüğümüzü kısıtlamayacaktır… Ecele soğuk durulan tul-i emele teslim olmaktan kurtulamadılar… Yaşarken ölü, ölü iken yaşayanlar vardır… Yaşarken ölenler, kalbi mühürlenenler ve ruhlarını satanlardır… Ölü iken yaşayanlar ise vahye şahitlik edenler ve şehadet şerbetini içenlerdir… Önemli olan öldükten sonra yaşayabilmektir… Ölümsüz eserler bırakmaktır… Yaşarken ölenlerden olmamaktır…
Nasıl ölmeleri gerektiğinin sırrını çözenler, nasıl özgürleşebileceklerinin de çözümüne ulaşmış oldular… Artık onları kimse sömürgeleştiremez…
Yaşarken ‘‘ ölüm bilinci ’’ni kuşananlar, görürler ki, ölüm denen olgu gerçek yaşamın ta kendisidir… Ölümü ciddiye almayıp istiskal edenler, ölmeden önce sürünürler… Ölümden kaçarlar fakat gizlenemezler, korunamazlar… 
Müstekbirlerden, mütekebbirlerden ölüme direnenler oldu… Yazgı değişmedi… Sonrasında da sonuç değişmedi… Ölenler mumyaları, külleri, eşyaları, ehramları, sfenksleri, ikonları, türbeleri, anıt mezarları, büstleri, heykelleri, lahitleri, hatıraları ile yaşatılmak istense de, bunlar mezarın içindeki gerçeği ve kaderi değiştirmiyor… Bir defa ölmeye gör, irade yok… İnsiyatif yok… İmkan yok…
Ölümün üzerindeki gayb perdesini kurcalayanlar, kehanet veya cehalet duvarına başlarını çalanlar neyi çözebildiler? Astrolojik ve parapsikolojik yöntemlerle ecele tarih belirleyenler, hangi şeytanın güdümünde olduklarının farkına ne zaman varacaklar?
Genelde insanlar iki sınıftır: Ölümden korkanlar ile ölüme koşanlar… Bir tarafta ölümü özleyenler diğer tarafta ölümü öteleyenler… Şimdilerde ölüm özlenesi bir durum olmaktan çok uzak… Emr-i Hak vaki olduğunda korunamayacağımıza göre, hangi konumda bu emri karşılamamız gerektiğini bilmemiz gerekiyor… Ölümün bizi nerede beklediğini bilemediğimize göre, onu her yerde beklemek durumundayız… Her bir gün son günümüz ola bilir…
Kaldı ki ölümü korkunç gösterenlere rağmen alışmak gerekiyor… Çünkü Azrail blöf yapmıyor… Müslümanca ölme sanatını ve seviyesini yakalayabilmeliyiz…
‘‘ Hayatta başarılı olmanın yolları ’’nı… ‘‘Mutlu olmanın teknikleri ’’ ni…‘‘ Kazanmanın yöntemleri ’’ ni… ‘‘ Kişisel gelişim dersleri ’’ ni, yeterince öğrendik… Birazda; mutlu, başarılı, temiz, onurlu, özgür ve güzel bir ölümün nasıl gerçekleştiğini öğrenmemiz gerekmiyor mu? Evet, öncelikle ölmeyi öğrenmek… Çünkü bu bir tercih konusudur:
‘‘ Ey iman edenler, ALLAH’ tan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa öylece korkun-sakının ve siz ancak Müslüman olmaktan başka ( bir tutum üzerinde ) ölmeyin.’’ ( Ali İmran-102 )
Nasıl ölmek istediğimize karar vereceğiz… Hangi ölümü tercih ettiklerini belirleyenler yaşam tarzlarınıda netleştirmiş olurlar… Ölmeden önce Hayy ve Kayyum olanın hayat kitabı ile hayat bulanlar, ölümleri ile de övgüye mahzar olurlar… Vahyin nuruna kapalı bir kalp ise zaten ölüdür… 
Sürekli ölümle sıcak temas halinde olmamız gerekiyor… Tüm yalınlığı ile seyredip, dokunmamız lazım; soğuk duş etkisi yapsa da… Yoksa bu rehavet ve ataletten başka türlü nasıl kurtulabiliriz? Konfora, lükse, savurganlığa ve savrulmaya karşı ölüme tutunacağız…
Hz. Aişe (r.a.) ya kalbinin katılığından şikayet eden bir hanıma o söyle diyor:
‘‘ Ölümü çok hatırla, kalbin yumuşar.’’
Ölümün eksene alındığı bir hayatta, yürüyüş ‘‘ illiyyin ’’ edir… Hayat merkezli bir ölümün varacağı yer ise; ‘‘ siccin ’’dir…
Ölümün moduna girerek diri kalabiliriz… Yeniden direniş ve diriliş için ölümle iletişimin güzel ve güçlü olması gerekir… Yaşama tutkulu, ölüme uzak duranların durumu kötüdür…
Rasulallah (s.a.v ) korkulan akıbete işaret ediyor:
‘‘ Aç insanların sofraya üşüştükleri gibi düşmanımız olan insanların size karşı birleşip saldırmaları yakındır. ’’ Biri sordu:
‘‘ Acaba o gün sayıca az mı olacağız? ’’
‘‘ Hayır bilakis siz o gün sayıca çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer-çöp gibi dağınık olacaksınız. ALLAH düşmanlarınızın kalbinde sizin korkunuzu çıkaracaktır. Sizin kalplerinizede vehen atacaktır. ’’
‘‘ Vehen nedir ya Rasulallah ? ’’
‘‘ Dünya sevgisi ve ölüm korkusudur. ’’ ( Ebu Davud )
Öyle ki artık ölümü kanıksadık… Ölüm bize işlemez oldu… Ölüm rutine geçti…Sarsmıyor, ürpertmiyor…Üzerinde durmaya değmeyen sıradan bir olguya dünüştü… En yakınlarımızın ölümü bile etkilemez oldu; bir nedamet, bir hareket görülmüyor… Ölümden sonrası yatırımlarda bulunan kim? Ölümsüz eserler bırakan kim?
Gazetelerdeki ölüm ve taziye ilanları ilgimizi çekmiyor… Çünkü reklam ve rekabet dünyasının aboneleriyiz… Ölümü eskittik… Yoğunuz, yorgunuz ölümü anmaya vaktimiz yok! Ölenleri gönderdiğimiz gibi, ölümü de hayatımızdan çıkardık… Dostlarımızın dünyaya kapanan gözleri, biz yaşayanların gözlerini açmıyor…
Doğum günleri kutluyoruz, ölüm günlerini yaşamdan silmek istercesine…
Ağaran saçımız, kırışan alnımız, yükselen koleströlümüz, hipertansiyonumuz.azlan romatizmamız, tıkanan damarlarımız ölüm sinyalleri gönderiyor… Duyan, gören, ilgilenen kim?
Ölüm meleğinin randevusuz geleceğini, her an bir sürpriz yapacağını unutuyoruz. Kimse kendisine kefeni yakıştırmıyor… Herkes erken diyor… 
Gündemimizde, günlüklerimizde neden ölüme yer yok? Oysaki dünya işlerimizi bitirmeden, Azrail işimizi bitirebilir…
Ölümü dışarıda tuttukça savruluyoruz… Gözümüz dünyadan başka bir şey görmez oluyor… Unutuyoruz, ölümü hesaba katmayan, ölümü göze almayan onurlu ve özgür bir yaşama kavuşamaz… Kaliteli ölümler için kaliteli hayatlar lazım…
Dünyada ‘‘ bir yolcu gibi olma ’’ bilinci köreldi… Artık herkes hancı, kimse yolcu belli değil… 
Ölenlerimize ağıt yakan çok, öğüt alan yok…
‘‘ Bize nasihat et ey ALLAH’ın Rasulü ’’ diyen Hz. Ömer (s.a) e hitaben, Peygamberimiz (s.a.v ):
‘‘ Öğüt verici olarak ölüm sana yeter, ey Ömer! ’’
Ölüm susmayan bir nasihatçı, artık oda etki etmiyor…
Kuşkusuz ölüm kapımızı çalacak, fakat o anı belirleyen biz olmayacağız… Azrail ( a.s ) pazarlık payı bırakmıyor… Vekaleten ölüm yok… Niyabeten ölüm yok…Sehven ölüm yok… Ölümün ihalesi, hilesi, şikesi, tatili, iptali de yok… Takdim, tehir yok… İmtiyaz, iltimas yok…
Erken ölüm yoktur, tıpkı ötelenmiş ölümün olmaması gibi… ‘‘ Ölüm saati ’’ ile kimse oynayamaz… ‘‘ Uzatma dakikaları ’’ yoktur… Yaşlılıkla, emeklilikle doğrudan ya da dolaylı bir ilişkisi yoktur…
Ölüm bizi eşitleyecektir… Teneşire ünvansız, ünüformasız gideceğiz… Ölüm kişiye özeldir, paylaşılmaz… Ölüm sınır, sınıf tanımaz… Yalnız sırayı bozmaz…
Her gün ölümün arefesindeyiz, ölümden sonrası bayram mıdır, hüsran mıdır cevap aramıyoruz…
Ölüme ilaç aramayın! Ölümün kendisi ilaçtır… Hedonizme, Konformizme, Modernizme karşı en etkili ilaç… Şehveti, öfkeyi, ihtiras ve nefreti teskin eden ilaç…
Mezar kapısını kapatmaya yeltenmeyin… Çünkü en kalıcı, son kalıcı, tek kalıcı konut; kabirdir…
Ölüm düşündürücüdür… Ölüm dönüştürücüdür… Tabii ki; akleden kalbi olanlar için… Uyku, ölümün provasıdır… Ölümle barışık olmayı, ölüme yakın durmayı bizlere öğretiyor… Şunu hiçbir zaman unutmamak gerekiyor ki; İslamsız geçen günler ölü zamanlardır…
|